21 Şubat 2015 Cumartesi

kös-tek!


Yaptığının, onun iyi tarafıyla yapılmış olduğunu 
gözleriyle anlatır ve gerçeklerin sivri kenarlarını 
bükerdi.

İyi niyetli olduğuna inanıp inanmamaksa yine ba-
na kalmıştı.

Sivri köşeler bana zarar verecek diye düzeltilip kır-
pılıyorsa, öyleyse, bilginin gerçekliğini biraz çarpı-
tarak bana iletmiyor muydu?

Yine, öyleyse,

Bu yaptığının iyi ya da tam tersi olduğuna nasıl o-
lurda kendi başına karar verebilirdi?

Köstek olduğu yıllardı. Yemez içmez diyemiyorum, çünkü her şeyi yapardı. Yerdi, içerdi, sürekli konuşur, bilmediği şeylerde dahi konuşur, hiç susmaz, sinirlenir, sinir ederdi ama hiç özür dilemezdi. Bir insan nasıl bu kadar kusurla doğmuş olabilirdi ki? Tartışma ve "yemeğin tadının nasıl olduğu" konusu dışında tek bir iletişimi dahi olmayan bir insan için nasıl olur da "ama onun içi tertemiz" diye düşünülebilirdi ki? Hem de sürekli birilerini haklı ya da haksız fark etmez, sürekli eleştirebilen biri için? Sanırım inandığımız tanrılar, bunun için de kıyak bir sistem bulmuşlardı...





Neden zorundayız?
Neden iletişim kuramıyoruz?
Ve bunlara rağmen neden hala iletişimin iyi bir şey olduğunu düşünüyorduk ki!?

Sanırım onun kötü biri, yanlış insan olduğunu kabullenmek ayıp ya da günahtı. Belki de birileri için doğru biriydi. Doğru fakat yine de yanlış.

Ne olur yanlış olduğunu kabul edin! Buna matematik denir ki matematiği reddedebilecek tek bir hayvan dahi yoktur.

Ne demişler sevap points go to.....( ha! ha! )
+1, +1,-1, -5 lik hareketler vardır ve bu puanların değerlendirme gücü paritesi sabittir. Büyüklere saygılı davranmak +1'lik davranıştır mesela. İnsanları sözlerle kandırmak ise -1'lik bir davranıştır. He bir de cahil kalıp, duyulana körü körüne inanmaksa -5'lik bir davranıştır. Kırmızı elmayı, yeşil elma ile tabii ki kıyaslayabiliriz. Kim demiş kıyaslanamaz diye. Kırmızı elma, yeşil elmadan daha kötüdür gibi. Tıpkı dolu insanın, boş insandan daha iyi olduğu gibi. Ya da çamurda yüzemezsin ama suda yüzer hatta güneşlenir ve hatta içine girdiğinde gözlerini açabilirsin ve inanmayacaksınız ama suyun altında her şeyi görebilirsiniz, çamurun aksine. (inanmayacaksınız ama, mı?)

Fakat bu kuralları kim belirliyor? Puan aralığını kim oluşturuyor?

Ne demiştim...Heh. Köstek ol-
duğu yıllardı.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Notlardan oluşan bir kısa yazı

Bazı yazılar, başkaları tarafından okunma korkusuyla kalemle yazılır kağıtlara. Bu da öyle bir yazıydı küçük not defterime yazdığım. Şöyle yazmışım not diye, umarım bu metni yazmayı, tüm kapalılığı ile açıkça yazmayı başarabilirim ve yıllar sonra okuduğumda da ne anlatmak istediğimi anlayabilirim. Tek umudum ise bu kadar yoğun hisleri öldürmeyi başarabilmiş olmam. Şimdi bu sayfayı kapatayım ve başka bir sayfaya geçeyim ki yazının başında belirttiğim korkudan kurtulayım.

Bir sayfa atlarım ve yazmaya başlarım.

Madem tüm kontrol bizde diyorlar...

Etrafta yaşananların olup olmayacağına; ne kadar rüzgarın esip, taşıdığı tozun üzerimize yapışıp yapışmayacağına karar veremiyoruz...öyleyse bunun etkilerinden nasıl korunabiliriz?


  • Üzerimize mavi çöp poşetlerini giyinsek...Sonunda ezilip pestil gibi olsak ama kendi isteğimizle olsa bütün her şey. 
  • Tüm vücudumuza prezervatif geçirsek ve oluşacak muhtemel problemlerden korunsak. Belki tornado yaşanırken ölmekten bile korunuruz? 
  • Kendimizi kavanoza kapatsak, nefessizlikten ölsek ama kendi isteğimizle ölsek. 
  • Kimsenin olmadığı bir mezarlığa gidip, tüm yaşayanlardan ve onların eylemlerinden kaçsak. Ölülerin dayanılmaz sessizliğinden kafayı üşütsek ama kendi isteğimizle delirsek.
Gerçek dünyanın gerçek olmadığını bildiğim halde -inançlı biri olduğumu belirtmek isterim- bir anda ortaya çıkan o gereksiz duyguyu (en başta şifrelendiririm belki diye bahsettiğim his; hani hiç kimsenin bilmesini istemediğim, öğrenmelerinden korktuğum) nasıl bastıracağımı bilemiyorum.

küçük bir not: bu korkulan durum, cinsiyet tercihi falan değil. Öyle anlarsınız diye korktum ne yalan söyleyeyim.
Yenilere katlanamıyorum. Yeni bir düzene alışma süreci materyal olarak kolay adapte olmuşum gibi görünse de içten içe kendimi bıçaklıyorum. (şiddete karşı biriyim)

O kadar güzel ve derin bir kitap ki; kimin kitaplığında görsem alıp kaçırmak istiyorum. Paylaşma duygusu çok boktan bir şey! Hele ki daha önce sahip olmadığın ve hatta hala sahip olamadığın bir kitapsa...
Kitapların, onu taşımış, onu okuyan, onu almak isteyip de alamayan insanların duygularını hissedemiyor oluşu ne acı! Oysa bir kitap ve bir insan, ne de iyi bir dost olabilirdi...Bir ideaya canlıymış gibi davranıyorum, yine ne acı!

Öyle bir kitap ki onu her okuyana farklı duygular yaşatıyor. Keşke o kitap benim olsaydı ve yine keşke...o kitabı okuyabilseydim.

yine küçük bir not: Bi kitaptan bahsetmediğim hakkında hemfikirizdir inşallah? amin.



16 Ocak 2015 Cuma

Menü Farkıdanlıkmıkhık

Ne zaman karikatür çizsem, dudak ya da ağız yaparkençizerken canım sıkılıyor. Sanki vücudun o kısmı olmasa, ifadelerin anlaşılabilirliği gözlerle daha iyi anlatılıyormuş gibi hissediyorum.

-Gözler kalbin aynası mıdır?
Bilmiyorum, en azından benim uzmanlık alanım değil. Diğer birçok şeyin de uzmanlık alanım olmadığı gibi.

Bildiğim bir şey varsa, genelde ağzın da koca bir ağız dolusu gülmenin ya da deyim yerindeyse geviş getirmenin de benim gözümde tekdüzelikten, alışılmış ifadelerden; farkındalıktan bir farkı yok. (Boşdeniz usulü salata)

Ne zaman ağzı olan bir karikatür çizsem, çizdiklerim karikatür sayılmaz; onlar sadece birer karakter, elim silgiye gider. Çünkü karakterin, karakterinden saptığını düşünürüm.
ağzı olan, mutsuz olmaya mahkum sanki biraz, acı ama gerçek
Dediğim gibi, ben bu işin uzmanı değilim. Eminim ağzın da kağıt üzerinde bir yeri ve hatta faydalı bir yeri vardır. Saçlarla her şeyi yapabilirim. Saçlardan halat yapabilirim; birbirinin saçlarını kullanarak sayfanın bir ucundan başka bir ucuna koşan karakterler. Saçlardan solucanlar yapabilirim, beyninin içine kadar solucanlanmış, mantığı tamamen arapsaçı olmuş karakterler. Saçlardan fırça yapabilirim, kimsenin ona bakmadığından emin olduktan sonra kulağını fırçayla temizlemeye çalışan zavallı ama doğal hatta biraz da kamburlaştırırım onu, yalnızlaşmış bir karakter.
Ama dudak yapamam. Yapsam da karakterin hikayesi biter, öylece kağıtta yer eder.

"Neden şimdi ağız koydum ki buraya" Serzenişte, Boş deniz yatağında chicken.

Ağzı olmayan insanları da sevebilirdik bence. Burun olsun; çizim dahi olsa her karakterin nefes almaya hakkı var. Hatta abartalım, boş yere ağzını yorup konuşanlardan biraz kısıp, burun deliklerini büyüttüğümüz karakterler olsun. Burun demişken, burun karakteri yansıttığı sürece. (Asyalı minik burun kompleksi)

-kara kraker
-karakter
-140 karakter
-kara ter
-terlik kara

Ne zaman karakteri oturmuş biri görsem, az cümle kullanır fakat kaliteli kelimelerle. Keşke hepimiz öyle olsak. Herkesin şakalaştığı, kendini aştığı, çok konuştuğu ya da gülerek doyduğu zamanları vardı. Karakteri oturmuş insan asla gülmez asla saçmalamaz diye bir şey yok. Ben burada ciddi konuların konuşulduğu zamanlardan bahsediyorum. Aksi de var tabii.Karakteri aceleci, pervasız, bazen de "biraz" boş biri gördüğümde, elimi ağzımın üzerine -gözlerimle, dokunarak değil; temaslardan pek hoşlanmam- koyar, sadece bakışlarından dinlemeye çalışırım. Tam olarak ne anlattığını anlayamasam da en azından ne hissettiğini az çok çıkarmaya çalışırım. (bkz. gözler kalbin aynası mıdır, bilir kişi?)











Neyse.
Gözleri bir çıkaralım bi oradan bi. Bu bi nereye gelmeli, bilemedim.

11 Ocak 2015 Pazar

Kendi sınırlarımı zorluyorum!

Büyük insanların hayat hikayelerini okurken, ilk zaferlerini kendilerine karşı kazandıklarını görmüşümdür, hepsinde de öz disiplin başta geliyordu. - Harry Truman

Hayatımda uzun zamandır boşluklar olduğunun farkında olduğunu biliyorum. Bakıyorsun, hatta bazen inceliyorsun. Öyle uzaktan uzaktan, her şeyin başını yazdığın gibi ve hatta sonunu da sen yazdığın için, hayatımı nasıl idam ettirdiğimi merak ediyorsun.

Tıpkı benim gibi... Aramızdaki tek fark ise sonumu sadece sen biliyorsun.

Sürekli kararlar alan biriyim. Hatta öyle kararlarım vardır ki ne zaman birine 'Bir karar aldım artık!' desem, karşımdaki daha önce de almış olduğum kararı bana söyler. Böyle k e l i m e l e r teker teker suratıma çarpar, sonra da gider onun yüzünde hafif bir gülümseme oluşturur, tıpkı 'yine aynı hikaye....' der gibi.

Haksız da değil aslında, çünkü yine alışılmış aynı hikaye.

Peki boşluklar nasıl doldurulur? (inanın, sizin nasıl doldurduğunuz zerre kadar umurumda değil, istediğiniz gibi anlık zevklerinizden keyif alabilirsiniz.)

Tekrar sorayım o zaman...derinliği doğduğun günden beri içini aşındırarak artan o boşluğu nasıl doldurabilirsin?

Hayatında neyi başardın? İyi bir okulu kazanmak, belki dereceyle bitirmek, belki de mükemmel arkadaş ilişkileri kurmak? olabilir.

Açıkçası ben bunlarında hiçbirinde iyi değildim. Çok saftım, kandırıldım. Çok temiz kalpliydim, hemen inandım. Çok sevdim, aldatıldım. Çok istedim, hevesimi kırdılar...gibi. Mİ?

Değil. En azından benim için öyle değil. Hatayı bugüne kadar hep başkalarında aradım, kendimde aradığım zamanlarda en yakınlarıma sordum 'sizce bende bir hata var mı' dedim, yok dediler. Belki de yoktu, en azından sorduğum konuda gerçekten de haksız olan ben değildim.

İşin gerçeği, aldığım bütün kararları başaramamış olmamı bugüne kadar iradesizliğime yorardım. Yorgundum, uyudum. Gerçekten uğraşsam bile başarmam o kadar imkansız ki....Canım istemiyor...Bazen de canım deli gibi istedi. Yedim. İçtim. Sonra dedim, sonra başlarım kararlarımı uygulamaya. İradesiz biri değilim ben! Ben iradesiz miyim gerçekten!!

Çözüm: Basit! Disiplin. 22 yaşındayım ve daha önce hiç disiplinle yakından alakam olmadı. İlkokulda örnek  öğrenciydim ama kendi içimde disiplinsizin tekiydim. Lisede hiç disiplin kuruluna gitmedim ama disiplinsizlik suçu sayılabilecek birkaç hareketim oldu. Seviliyordum, önemsemediler. Üniversitede? İnanın o kadar disiplinsiz bir ders çalışma hayatım oldu ki okul nasıl bitiyor(?) anlamış bile değilim. İlişkilere gelince. Sanırım orada da istediğiniz -disiplin söz konusu olan harekete- dair en ufak bir kırıntı dahi veremem size. İstemediğim şeyleri sırf yanımdakiler mutlu olacak diye keyif alıyor gibi yaptım. Yorulup, yapmayı bıraktığımda ise onları mutlu edememeye başladım. Bazılarıyla arkadaşlığımız bitti bazılarıyla da öyle selam kaldı aramızda. Pek vefalı biri olduğum da söylenemez, bazen arayıp sormam ama zaten bunları da hiç beklemem. Çünkü bu şekilde sınıflandırma yapan bir yaradılışım yok, sanırım bazı duygulardan da yoksunum. Ne diyorlar? Aleksitimi.  Soranlara dillendire dillendire anlattığım büyük aşkımda da hep istenilene uydum. Nerede görüşmek istediyse, hiçbir arkadaşımla görüşmek istemese de, saat kaçta buluşup ayrılabiliriz, bunların hepsini bana hazmettirse de, kaçta arayıp kaçta aramayacağımı bilmem gerekse bile dillendirerek anlattığım hikaye. Neyse, sonunda yine yorulup bitirmek istediğimde de bendim kötü, çünkü ona kendimi sevdirmiştim, öylece bırakmam normal değildi. Öylece...Maalesef akıllı telefonlarımızın hiçbirinde '...bunu seçersem, böyle olur...şunu seçersem de şöyle olur...' uygulaması yok. Deneyimliyoruz, en büyük deney konusu biz oluyoruz, adına yaşamak diyoruz. Hatta bazen abartıp, ne yaşadım be, diyoruz.

Dediğim gibi hayatımın hiçbir döneminde disiplinli biri olmadım. Çok sınırlarım oldu, beni; benim dışımdakilerden koruyacak. Fakat hiçbir zaman kendimi kendimden koruyabilecek bir sınırım olmadı; disiplin gibi.

Ne duygularımı ne de davranışlarımı...hiçbirini disipline edemedim. Tıpkı bunlardan doğacak kararlarımın disiplinli olmadığı gibi.

Çok sevdiğim birinden bu küçük eskiz defterini aldım. İçinde tam 46 sayfa var, öz disipline sahip olmak isteyen biri için, bu 46 sayfa, 46 gün demektir. Adına ajanda, istek listesi, takip listesi diyebilirsiniz. Ben kendi sınırlarımı zorluyorum demek istiyorum. Eğer inanmak başarmanın yarısıyla, umarım 46 gün sonra bu defterin her bir sayfasını sizinle paylaşabilirim. 


Bence yeterince sıkıldık, bitirelim.

22 Kasım 2014 Cumartesi

Stajyer bile mi olamıyoruz?

yazının ilk fırınlanmış hali tam şurada, kay sağa. heh işte! tıkla tıkla, güzeeel.

Geçenlerde yine boş ve okuldan kurtarabildiğim bir günümde yürüyüşe çıktım ve daha sonrasında da en sevdiğim kitapçılardan birine gittim. Şu popüler olanlardan birine! Kitaplar güzel şeyler vesselam! 


Kokuları da öyle ama bu söylediğimin şu an yazmakta olduğum yazı ile hiçbir ilgisi yok.
Rafları gezdim. Önce çok okunanlar tarafına baktım. Elim hiç oradaki kitaplara gitmedi, ne yalan söyleyeyim; ne ilk on sayfasını ne son sayfasını ne de kapağını beğendiğim tek bir kitap bile olmadı. (üzgünmüşüm gibi okumadıysanız, paragraf başına lütfen)

Paragrafı tekrardan, duygusuyla birlikte okuduysanız, anlatacağım hikayeye geri dönebilirim.
Son iki senedir -büyüyünce ne olacaksın- sorusunun cevabını buldum. 20 yılı göz önüne alınca evet, biraz geç ulaşsam da bu sonuca, hiçbir sonuca varamamaktan daha iyidir diye düşünüyorum. Her neyse!

Reklamcı olmak istiyorum! dedim. Reklamcı olacağım ve aynı zamanda da çok iyi bir yazar olacağım. (umalım) Bu yüzden reklamcılıkla ilgili kitaplar, dergiler alıp; romanlar okumaya başladım. İşin doğru orantılı kısmı; gerçekten de bu işi sevdim…yani okurken.



Gel zaman git zaman birçok ajansa başvurdum ve sonuç? Sonuca birazdan yetişmeyi planlıyorum.
Bu yüzden geçenlerde; son zamanlarda hem Twitter’da hem de çok sevdiğim bir online-pazarlama iletişim platformunda yazan bir ajans çalışanına -sanıyorum ki gerçekten ajans çalışanı- mail attım. Belki henüz bir copywriter değilim fakat attığım mail’in copy-paste’ini size atabilirim. Evet, atabilirim!

Bkz. copy ve paste!
Sayın (aslında -içtenlikle- sevgili) bıkbıkbık,
Neredeyse dolu dolu 4 yıldır iktisat okuyan, 4 sene öncesinde sevdiği şeylerden emin fakat sevdiği mesleği yapmak istediği konusunda kararsız ya da hobi olarak mı devam etmesi gerektiğine emin olamayan biri tarafından yazılıyor bu mail.
-2 yıl öylesine geçer…
2.yılın sonunda öylesine bir bölüm okuduğunun ciddi ciddi farkına varır ve yeni bir bölüm okuyup bitirmenin zaman kaybı olacağını düşünen ‘kişi’, stajlarını istediği alanlarda yapmaya karar verir.
Yıllardır yazı yazmayı ve hatta heyecanla yazmayı seven kişi metin yazarı olmak ister (gerekli fakat geç verilen bilgi)
İşte bu yüzden kurumsal -gerçekten kurumsal- bir medya şirketinde ilk önce editörlük yapar ve daha sonra aynı şirketin seo kısmına geçer.
Şirkette ortalama 6 ay boyunca stajyer koltuğunu içtenlikle dolu tuttu ve hatta git dediklere yere gider gel dedikleri yere de gelirdi.
Bir saniye! Bundan şikayetçi değil! Aksine hiç istemediği bölümün hiç sevmediği bir dersinden devamsızlık problemi yaşadığı için şirketten ayrılmak zorunda kalır kızımız.
Ve daha sonra..
Aylar sonra…
Zaten metin yazarı olmak istediği için eski çalıştığı yere başvurmak yerine reklam ajanslarını cv-sini yollar…
Stajyer olmak istiyorum! Bana öğretin, beni yetiştirin!
Diye olmasa da klasik başvuru metinleri atar.
Sonuç? Siz daha iyi bilirsiniz ki, olumsuz bile değil. Sıfır-geri dönüş.
diye devam eden bir mail’di işte. 

Sonunda da teşekkür ettim ve geri-dönüş bekledim. 


Cevap mı? Cevap oradan da gelmedi, sanırım eski reklamcılarda olduğu gibi yaratıcı olmak ve öğrenmek için can atmak artık yeterli değil ve illa ki yapmak istediğimiz mesleğin okulunu da okumamız gerekiyor. David Ogilvy ve nicelerinin aksine.


Kısaca not: Sektöre -çekinmesine rağmen- küsen kızımız, okulunun bitmesini bekler ve alamadığı cevaplarla birlikte yurt dışına gider. Hani şu illa gerekli olan bölümü okumak için!

31 Ağustos 2014 Pazar

Arkada mıyım sence?


Seçim şansımız var, fakat seçimlerimiz önceden belirlenmiş ve sunulmuş. Hayatta acıyla beslenmek yerine daha güzel şeyleri tercih edebiliriz.

O kadar boş yaşıyoruz ki. Mesela sigara içmek öldürür, öldürmese de süründürür.
Ama içiyoruz.

O kadar boş ki hayattan haz almadan öylece sınavlara girip çıkıyoruz. Üzüldüğümüz şeyler mesela.
Mesela hocanın çalışmadığımız yerden soru sorması, kekin yeterince kabarmaması.

Çok üzgünüm. O kadar üzgünüm ki bir hiç gibi yaşadığım için. Öleceğimi kabullenmiş gibi yapıp aslında ölmekten çok arkada bırakacaklarım için. Hayır, okuyanlar! Bana depresyonda olduğumu söylemeye cüret dahi edemezsiniz. 

ya da
arkada kalan olmaktan korktuğum için. Hayır, bencillik mi? Gerçekten bencil olduğumu mu düşünüyorsunuz? 

Ölmek, devam etmek demektir.
Arkada kalmak ise sonsuz boşluk. Sonsuz boşluğun, sonsuz her anını seçilmiş insanmış gibi arkada kalan olarak devam etmek.

Bir de ölümüne sevmek. Ölümüne aşık olmak.
Ah, aşık olmak. O kadar güzel görünüyor ki izlerken filmleri ya da aşka dahil olan arkadaşlarınızı, anne babanızı yaşarken. 

Bir o kadar da kolay yazılıyor, bakın yazıyorum ya, aşk ya. Aynı zamanda harcanıyor. Tıpkı ölüm gibi.
Zaten herkes ölmeyecek mi?
O kadar boş yaşıyoruz ki.

Bundan sonra bugün demeyelim yaşadığımız zamana. Zamanı adlandırmayalım mesela. Sonsuzluğun herhangi önemsiz bir anında yaşıyoruz. Kim demiş ki yarın var diye? O biliyor ki, boş yaşadığım gibi -tıpkı şu an olduğu gibi- boş ölmek istemiyorum.

 Sktr et yarını, bu-günü. 
Ben her anımı istediğim, ama ölümüne istediğim dolulukta yaşamak istiyorum. Evet, ben yaşamak istiyorum. Hayır, ben arkada kalan olmak istemiyorum. Bazen, ben deliriyorum. Geçiyor, evet sonra geçiyor. 

Sonsuzluk kendi içinde ölüyor. 
Sonsuzluk ilerledikçe kendi anlarını doğuruyor.
Söylesenize, arkada kalan olmak, ölen biri için ne kadar güzel duruyor? Oradan? Sonsuzluktan.


Not: intihar günah olmasaydı, Söylesenize, arkada kalan gerçekten cesaret edebilir miydi ölümden davet istemeye?

12 Ağustos 2014 Salı

Taslak

                                         

Çünkü göremediğinizde üzülüyorsunuz. 
Eğer duygusal biri olmamı bekliyorsanız ya da benim bile -henüz- fark edemediğim bir kırılgan yanım olduğunu düşünüyorsanız şüphesiz yanılıyorsunuz. Çünkü yok. Olsaydı, eminim birçok kez vurduğunuzda, tekmelediğinizde ya da ruhsuzca kustuğunuzda yere düştüğümü, belki de bir yerlerimin kırıldığını görebilirdiniz. Belki de bu yüzden sevmiyorsun belki de senin üzerimde yarattığın kaldırılmayacak kadar ağır olan hafifliğinin beni öfkelendirdiğini göremediğin için sevmiyorsun. 

Belki de uzaklaşacak kadar güçlü olduğumu daha en başında anlayamadığın için öfkelisin. İşin bu kısmı zaten senin problemin. Düşününce.

Not: bu yazı çok eskilerden kalma bir taslak. Büyük ihtimalle içinde hiç alkol yok, fazla şerbet var. Yersen.

3 Temmuz 2014 Perşembe

karma karma pisi pisi


dik otur.
ellerini birbirine çak. 
şapşap!
şimdi hazırlan, seninle biraz buralardan ayrılıp tanımak istediklerimize gideceğiz.

Sanırım geldik. Fakat onu tanımıyorum. Büyük ihtimalle senin tanımak istediğin biri. 

Nasıl görünüyor oradan bakınca? Güzel mi diyorsun? 
Ya evet güzel ama gerçekten sadece öyle mi bakıyorsun. Güzel mi gülüyor? Haha, evet bence de güzel gülüyor. Ama bu kadarı senin için yeterli mi? Anlamadım? Bir saniye, neresi? Tırnakları mı? Evet bakımlı da ne olmuş ki? Ya sahiden sen beni çok yanlış anlamışsın...

Bugün kitap okuyordum
-her-
zamanki gibi. Sonra dışarıdan bakıp yargıladığım insanlar ya da beğendiğim insanlar geldi aklıma. Hiçbiri hakkında hiçbir fikre sahip değilken onlar hakkında nasıl da her şeyi biliyordum! Sonra çok yakın bir arkadaşımla yakın olmadan önce, tam birbirimize ısındığımız dönemlerde dışarıdan göründüğüm gibi biri olmadığımı söylemişti bana. Fazla havalıymışım! Çok rahat görünüyormuşum falan. 

En azından sadece -mışım. 

gerçi emin olduğum bir şey varsa, bir tanıma duygusu varsa...var aslında!

Mesela ben! okuduğum her yazarı tanıyorum. Evet, akşam yemeklerinde ne yediklerini bilmiyorum ama en azından nasıl düşündüklerini biliyorum. Ki zaten bir insanı doğru tanımak için onun hareketlerine değil düşüncelerine ihtiyaç duyarsın. He, amacın sadece tanımaksa, öylesine tanımaksa, zaten bunu her türlü başarabilirsin. Bu yüzdendir ki tanımak istediğim biri olduğunda ilk adımı o atmış atmamış pek fark etmiyor. Onun hakkında sürekli yüceltici şeyler -doğruluğunu bilmeden- düşünüp gözümde tanrılaştırmaktansa, en azından nasıl düşündüğünü öğrenirim, bunun için de -mesela- ilk mesajı o atsın diye düşünmem. Zaten karmaya inanan birinin böyle şeylere takılması çok saçma olmaz mıydı? Ben de bir zamanlar ilk mesaj atan birilerini reddettiysem birilerinin de beni reddetmeye hakkı neden olmasın? Bamyalı karnı-sı-yarık karma.

Yazının şerbeti: Büyük ihtimalle ben mesajı yine uzatarak verdim, sonuna kadar gelip yarıda bırakan varsa, çok üzülürüm. 

25 Haziran 2014 Çarşamba

Tatil 1



Daha önce ben, ben daha önce hiç, hiç ben daha önceden böyle rahat hissetmedim. 

Evden çıktım, kendimi başrolü Ryan Gosling ya da Ben Affleck ile paylaştığım bir filmin sabah sahnesinde buldum sanki. Boyum normalin aksine 1yetmiş falandı işte, salopedimi giymiş, sokaktaki insanlara gülümseyerek geçiyordum, bu arada güneş, ışıklarını bir tek bana gönderiyordu ki parlayan bir tek bendim, en en en en olan bendim. 

Alkışlar, alkışlar....Teşekkürler...

Hiç adetim değildir fakat gidip çiçek aldım. İsimlerini bilmiyorum çünkü bilen bilir ki ben ne çiçekten anlarım ne de onlara karşı bir hayranlığım vardır.

En sevdiğim vazomu nihayet kullanabilirdim! İncecik camı var ablaları, abileri! Bir görseniz! Enfes.

Masamın üzerindeki her şeyi boşalttım, gereksiz ders kitapları, s a ç m a s a p a n ders notları falan. Bilirsiniz işte. Bir insanın masasının üstünde çatal neden olur ki demeyin? Çünkü olur, oluyor yani. 

Vazomun içine ilk önce mor çiçeği ama uzun saplı, sonra beyaz çiçeği ama uzun saplı....bir ondan...bir bundan... Sırayla yerleştirdim her birini. Sonra vazoyu sol tarafıma, masanın üzerine koydum. Uzun zamandır ~lisedenberi~ görmediğim bir arkadaşım geldi ve hoş olmasını umut ettiğim bir sohbete başladık. Uzun zamandır görüşmediğin biriyle ne paylaşabilirsin ki? Çok şey? gibi geliyor dimi? 

Ben tam tersini düşünüyorum. İnsanlar yaşadıkları her saniye bir şeyler öğreniyorlar, yaşıyorlar ve değişiyorlar. Kaç sene öncede bıraktığın birinin huyunun suyunun değişmediğini ve eski arkadaşın olduğunu nereden çıkarıyorsunuz ki? 

Ve...

Bir şeyler anlattı...gülümsedim...bir şeyler anlattım....gülümsedi. 
Konudan konuya. Lise1'den 2ye. Üçten 4'e. Müdürden tutun da hademesine kadar. Yani ne konuşabilirdik ki başka? Belli ki ikimiz de istemedik şu sıralar neler yaşadığımızı anlatmak. Arada kaynayan yılları konuşmanın da bir anlamı yoktu zaten.

Biliyorum çok ayıp ama içimden sürekli kalkıp gitse bir an önce keşke diye düşündüm. Çünkü gerçekten anlattığı şeyler ilgimi çekmiyordu ve konuştuğumuz şeyler sadece lisede olanlardı. Paylaştığımız olaylarda zaten bir zamanlar yaşamış olduğumuz olaylardı.

Okulu bıraktığını söyledi. Bu yaz evlenecekmiş. Düğününe beklermiş.

inş cnm ya dedim...dedim ama içimden dedim.

Yine de kimsenin hiçbir konuda bir fikre sahip olmaması durumunu kabul etmek istemiyorum. Herkesin uzman olduğu bir konu vardır ya, olmalı! Tamam, seninle anlaşamayabilirim, konuşacak hiçbir şeyimiz olmayabilir, hatta tek bir düşüncemiz bile ortak olmayabilir ve sen konuşurken kendimi 38.kattan atmak istiyor olabilirim. Ama bu senin hiçbir konuda bir fikre sahip olmadığın anlamına gelmez. 

Sonuç olarak. Onunla iyi anlaşmak zorunda değildim.  Onunla görüşmek zorunda ya da eski günleri yad etmek zorunda da değildim. Ve bu benim ondan fazla olduğum ya da onun benden eksik olduğu anlamına da gelmiyordu. Sadece insan olduğumuz ve her birimizin dikkatini çeken konuların farklı olduğu anlamına geliyordu.

Ertesi gün çiçeklerin kokusu gitmişti. Ben de çöpe attım. Çiçek gerçekten benim sevebileceğim şeyler arasında değildi ve ben Ryan Gosling'i de Ben Affleck'i de ancak rüyamda görebilirdim.

Hepsi bu.
İyi tatiller!


19 Haziran 2014 Perşembe

Ekteki şarkıyla birlikte okuyunuz!


Selam!
Çok uzun zaman oldu diyemem aklımın başımdan gittiği zamandan bu yana. Çok şey yaşandı da diyemem ya, yaşanmadığından zaten. Zaten her şey geliyor, geçiyor, gelip-geçici olmuyor ya,
dediğim gibi geliyor, geçiyor. Bir anda geliyor fakat geçene kadar çok şey oluyor,
çok şey oluyor, sonra geçiyor. Olan çok şey hareketlerden ibaret olsa, olmuyorsa, her şey içimde yaşanıyorsa, olan bitenden haberiniz yoksa.

Günlerden biri, hatırlamıyorum. Bir gün işte. Birgün değil, bir gün ama.
Evden çıktım, okula yürüdüm. Hava da nasıl sıcak. 2 kilo (2?) verelim diye sıcakta neler çekiyoruz. Her neyse konumuzun yine bununla bir alakası yok.

Okula gittim, enteresan bir şekilde boş masa buldum. Oturdum. Arkadaşlarım geldi! En sevdiklerim! Sevmediğim biriyle beni göremezsiniz yan yana zaten. Tahammül edemem çünkü söylediklerine, ya ben kalkarım masadan ya da hiç oturmam masaya. Konudan konuya atlamamın hiçbir gereği yok, haklısınız siz de.

Birini gördüm. Sonra tekrar gördüm. Diğer gün? Yine gördüm. Bir sonraki hafta? Evet, yine gördüm. Biraz yaklaştım yanına. Hayır hiç görmedim onu, ama çeşit çeşit baktım suratına. Belki ezberlemiş bile olabilirim mimiklerini. Dinledim onu. Duydum da aynı zamanda. Konuştuklarının içinden söylediklerini çektim teker teker.

Türlü hikayeler yazdım kafamda. Sevgilisi var, yoktur belki, neden olmasın ki, kandırma kendini, hatta gay bile olabilir, dediklerine göre epey popülermiş, benim haberim yoktu ama neyse, belki de evlidir dedim? sen vazgeç.

Sonra vazgeçtim zaten. Böyle huylarım hep oldu benim. Karşımdakine hiçbir şeyi hiçbir zaman söylemeden, içimde onu büyütüp büyütüp, bir anda sildim. Sildiğimle kaldım aslında. Çünkü aklımda kocaman bir boşluk bıraktım. Kendi kendine kötülük eden biriyim işte böyle zamanlarda. Unuttum diyecek kadar büyük bir şey olduğunu sanmıyorum ama vazgeçtim diyebilirim sanırım. Evet! Vazgeçmek. Sonra tatil oldu zaten. Tatil de ne tatil ama.

Fark ettim ki hala bir şeyler hissediyorum. Ne hissettiğimin önemi yok. Zaten ne hissettiğimi sorsanız bile verecek bir cevabım yok, çünkü adlandıramamakta üzerime yoktur. Birlikte olmaya yetecek kadar güçlü değil belki de bu hisler. Fakat bazı geceler uzun uzun düşündüren cinsten, insana 'asla yapmam!' dediği şeyleri yaptıran cinsten hisler bunlar.

Adını siz koyun.
Klor kokulu yazlar!


25 Mayıs 2014 Pazar

Şükrü-


Günümüzün Şükrü

Kime niyet, kime kısmet. Şükür! 
Niyet ettim Allah rızası için, yeni bir ev almaya! Sabırlı değilim ama isteklerim var, ver bana, biraz daha ver.

Onlar mutlu görünüyor? Ben mutsuzum. Ben neden mutsuzum? Çalışma saatlerimi sevmiyorum, bu ay tatile gidemedim. Ah..tanrım...çok mutsuzum. Ama onlar mutlu! Ne güzel gülüyorlar! Bununla başa çıkabilirim, giyinir, süslenir, mutluyum gibi yapabilirim. Ne sandın? Ne sanmıştın ki?

Çok yoruldum. Ruhum çok yorgun. Sabah erkenden kalkıp işe gidiyorum, işte sosyalleşemiyorum, işten eve geliyorum. Evde sinir bozucu bir dinginlik var. Yan komşunun haftaiçi bile nasıl eğlendiğini duvarlardan duyabiliyorum. Ben mi? Ben eğlenmiyorum. 4+1 evim var ama sığmıyoruz çocuklarla, bu arada haberlerde gördüm, Soma'da insanlar geçim derdi yüzünden hayatlarından olmuşlar. Yazık insanlara. Kanalı değiştireyim bari, kanalın birinde aşk filmi var. Bu adamı çok seviyorum! Kocam mı? Evet, kocam var. Ama aşk ölüyor zamanla, çocuklarımın babası olarak kalıyor, taksitlerimi ödüyor. Televizyondu, çocukların ihtiyaçlarıydı, telefon masraflarıydı, işte ne bileyim, sevgilisine alacağı hediyenin parasıydı, işte günler böyle geçiyor; sıradan ama çok yorucu. 

Işe nasıl mı gidiyorum? 
Çok trafik olmasına rağmen kendi arabamla gitmeyi tercih ediyorum. Geçen yaz yeniledim. Aslında evin önünde durak var, metroya 5 dakika ama bazen ayakta kalıyorum. Ayakkabılarıma verdiğim değeri(?) gören, pek de yakışıklı olmayan, kocam; çok üzüldü ve arabamı yenileyip, işe daha rahat gitmemi sağladı. 

Hayat her şeye rağmen boş. Sevgi yetersiz. Duygularım yok. Kadınlığı geçtim, insan olduğumdan şüpheliyim.

11 Mayıs 2014 Pazar

Annem diyor ki.!



Öpeyim, dur bak geçecek...
Canım kızım, daha iyi oldun mu...
Kız seni kimseye vermem ki ben...
Cadı...
Size bir şey olsa, kafayı yerim herhalde ben...
Bak İrem. Sinirlendirme beni.
Gugılı açmaya çalışırken, bir şeyler çıktı...Ay irem kapat bunları...ay...
Senin için yaptım...Bir kaşık al bari...
Zaten İstanbul'a gidince ye tatlıları, ben yapınca yeme...
Benimle hiç düğünlere gelmiyorsun...
Dün gece instagram paylaşmışsın, yanındaki çocuk kim?
Bu boyla kimse seni almaz (ahahahahahah)
Babaannenlere insene biraz!
Hayır, en çok abini sevmiyorum. Hepinizi çok seviyorum!
Babanı öpsene.
-Alooooooooooooo? Sevgiliiiiiiiiiiiiiim?
Kızım oralar karışıkmış yine, dışarı çıkma annem olur mu?
Sivilcelerinle oynama!
Sana yüzün için krem alayım mı?

Annem ya..

Ablana sor bakalım, olur derse, gidersin.
E derslerin ne olacak irem hanım?
Kızım kapıları kilitle.
İrem beyazları renklilerle atmıyorsun dimi?

Annem beni çok zor doğurmuş, neredeyse ölüyormuş.

Bir baktım, kapkara bir çocuk getirdiler kollarıma.
Tupperware'den alırım ben sana, onlar sağlıksız.
Beni bugün neden aramadın?
Yine ne yaptın?
Zaten sevgilin olsa bana söylersin dimi?
Ay bugün çok yoruldum, temizlik yaptım.
Baban bilgisayarın başında.
Halanlar burada, kahve içiyoruz şekeriim.

Annem evlendiğinde 57 kiloymuş. asdfg 

Seni abine söyleyeyim de gör.
Üstüne bir şeyler giyin üşüteceksin!
Doğru düzgün yemek ye!
Çok yakın bakma şu bilgisayara.
Gittim, geldim, hala aynı yerde mi oturuyorsun!
Ay irem, buralardan birini bulsana, sen de mi istanbul'da yaşayacaksın.......

Böyle seni yumurup yumurup sevmeyi çok seviyorum annem! Sen bizi bu kadar sevmeseydin, biz kardeşlerimizi bu kadar sevemezdik annem!

14 Nisan 2014 Pazartesi

yeterince iyi değilsin?


Su içtim.
Belki soğuktu.
Yoo, hayır.
Yeterince değildi.

Artık karma-kışırak hayat dolu etrafımız. Buna kendimiz de eklenince gerçekten düğüm oluyor bu hayatlar, hem de denizci düğümünden. İtiraf edemediklerimiz, itiraf etmeye zorluyor her geçen gün. Her geçen gün yeni bir şey moda oluyor. Dün gülüp eğlenmek modaysa, bugün yataktan çıkamayacak kadar bunalımda olmak gibi, mesela?

Zaman dolmuyor! Zaman akmıyor! Zaman daha da güçlenerek sona yaklaşıyor ama ne yazık ki sonlanmıyor! Zaman, etrafına 3-5 çocuk almış, her birine nasıl gamsız olacağını öğretmiş, hepsini etrafında döndürüyor. Avucunun içi gibi iyi biliyor oraları. Buraları da epey iyi biliyor. Yardım etmesi gerekirken sadece seyirci kalıyor içinde olup biten bütün karmaşaya. Belki zevk alıyor belki de kahroluyor, bilinmiyor. Bilen varsa el kaldırsın diyor demesine ama cevap vermeyeceğini o da adı gibi iyi biliyor.

Belki de içtiğim su epey soğuktu.
Sanmıyorum, yeterince değildi.

Büyük bir karmaşa. Karmaşa değil mi sizce de metroda havaya uzayan eller? Ya da bütün masaları dolu olan kantinde boş sandalye aramak? Un elemek? Pirinç ayıklamak? Yetmedi, tuzla buz olmak. İsyanım var belli arkadaşlar, nedenini siz de iyi biliyorsunuz. Görünmez olmaya, yokmuş gibi davranmaya, yokmuşum gibi davranılmasına, olmayan şeylerin varlığına inanmaya, inandığım şeylerin aslında elle tutulur gözle görülür şeyler olmamasına, avunmaya, belki de havalara. Ama en çok suyun yeterince soğuk olmamasına.

Su soğuk olsaydı, vazgeçerdim. Deyim yerini bulur, içimdeki milyon ses susar, dış sesim daha baskın çıkardı. Masaya elini vuramayacak kadar gerçek olmayan milyonlarca iç ses...

Gerçi, gerçeklik de tartışılabilir bir konu ya..neyse..
bu yazının bir sonu olmayacaktı zaten.
çünkü zamanın bile sonu gelmiyordu.
ayrıca su gerçekten soğuk değildi.
..







8 Mart 2014 Cumartesi

doğrusunu istersen


Sanırım dünyanın en güzel şeyi uyanmak.
Yağmurlu bir gecenin sabahına uyanmak ya da gözlerini gerçeklere açtığında aydınlığın gözlerini yakacağını bile bile uyanmak. Geriye kalan tabakları yıkamak. En güzel şeyi de bile bile yapmak.
Hayatımın tam olarak dolu dolu geçtiğini söyleyebilirim. Tek bir hedefime ulaşamadım ki onun da birkaç ayı var sanırım. Belki en az bir sene. Belki en az iki sene. Yine de elde etmek tamamen bana bağlı. Hedeflerin insanın kendisine bağlı olması kadar güzel bir şey yok. Mesela birine bağımlı yaşamak kadar kötü de bir durum yoktur. Özgürsün, mesela istediğin her şeyi yapabilirsin, freedom şarkıları söylüyorsun, freedom tişörtleri alıyorsun, hiç olmadı ben özgürüm diyorsun! ya da en azından adın özgür, özgür bir ülkede yaşıyorum diyorsun ama yapamıyorsun. Çünkü bağımlısın.
Nasıl bağımlısın? Neye bağımlısın ki? Bağımlısın aslında.
Etrafındaki sıradanlığa bağımlısın. Belki farklı olarak aldığın modellere bağımlısın. Uyanamıyorsun. Uyanmak istiyorsun, istediğinde uyanacağına eminsin ama uyanamıyorsun. Farkında bile değilsin! Gençliğinin, güzelliğinin ve kendi kendinin esiri olduğunun farkında değilsin.
Her yeni günün yeni bir gün olduğunun bilincinde değilsin. Belki de hala uyanmak için hala vaktin var, olgun değilsin. Belki dolgunsun ama olgun değilsin, belki göze hitap ediyorsun ama bildiğin tek şey nasıl görüneceğin, nasıl görünmen gerektiği.
En yakınlarının uyuşturucuyla olan arkadaşlığı gibi mesela. İstersem bırakabilirim ama istemiyorum diyorsun, sen de haklısın. Çünkü uyandığında korkacağını biliyorsun. Çünkü orada çok korkunç şeyler oluyor. Orada savaş var orada gürültü var orada isyan var. Belki hüzün var belki de anıların var. Rüyalarınsa? Kaybolmuş. Artık rüya görmüyorsun. Sadece karanlık var. Karanlıkta sevimli bir yüz. Ağlayan bir yüz aynı zamanda. Kaybolmuşsun, ağlıyorsun, ağladığının bilincinde değilsin. Ağlamak ne belki de bilmiyorsun. Vücudunda bir şeyler oluyor, gözlerinden bir şeyler akıyor. Ama akan ne? Gözlerin demişken..gözlerinin gözlerin olduğunu nasıl öğrendin? Belki de olgunluğa erişiyorsun. Belki uyandığında olup bitenin sadece kafanın içinde bir yerlerde olduğunu göreceksin. Belki uyanmak bile isteyeceksin.
Doğrusunu istersen.
Keşke daha önce uyansaydım, diyeceksin.
Gerçekten uyanmak isteyeceksin.


27 Şubat 2014 Perşembe

3 ya da 4 müş


Bir varmış bir yokmuş. Hikaye bundan ibaretmiş.
Gün gelmezmiş, gelmeyince de devran dönmezmiş.
Korktuğu şeyler varmış, aslında çok da korkakmış! Korkarmış korkmasına ama belli etmezmiş, yakışmaz dermiş.
3 günlük dünyaysa bu, 4. günde doğmak istermiş. Çok öncelerden beri istermiş bunu, kimse bilmezmiş. Sen bilmezsin. Ben de bilmem. Ama o her şeyi hissedermiş, hissetmek her şey, yani hissetmek her şeymiş ona göre. Bu yüzden, hissettiğinden, her şeyi bilirmiş. Görmemezlikten gelmez, gelemezmiş. 
...
-mişleri bırakalım şimdi dermiş. dermiş demesine ama insanları alıştırırmış her şeye. En çok da kendisine. 
Aşk bir varmış. Aşk bir yokmuş. Aslında her şey aşk değil mi? Ben de böyleyim, her şeyi sevdiğim şeylere bağlarım. Birini sevmiyorsam bile bunu sevdiğim diğer şeylere göre belirlerim. Çok kötü huylarım var. Bencil de diyebilirsin, karahindiba sevmem, sevmeye de aşığım.
...
-konumuzun benimle hiçbir ilgisi yok. Sen kızma bana ama ben -mişleri anlatmak istiyorum bu gece. Elini tuttuğu herkese güven verir sonra da uçurumun sonunda bırakabilirmiş. Canı acımazmış yeter ki canı istesin-miş. Yalnızlığı seviyorum ben! Seviyorum ben! Yalnızlığı seviyorum! deyip durduğu bir gün gerçekle yüzleşmiş. Korktuğunu o gün anlamış. İnsanlarla çok yakın olmak belli bir zaman sonra çok uzak olmayı gerektirirmiş. Bunu yaşadığı ilk gün atmış hafızasına. -ben yalnızlığı seviyorum- demiş, kandırmış kendini. -çok korkuyorum- deseydi, çok merak ediyorum, bugün yaşadığı hayattan daha çok zevk alabilir miydi? Yani şu dürüst olma meselesi, insanın kendine dürüst olması. Kendine söylediği ilk yalanda aslında hayatını tamamen bir yalan üzerine kurduğunu fark etseydi, tamda o anda fark etseydi bunu devam ettirir miydi? Belki de ettirirdi. Çünkü o dördüncü gün doğmamıştı. Dördüncü günde doğmuş olsaydı her şeyi istediği gibi yaşayabilirdi ama boş versene, sadece ü ç g ü n l ü k dünyada doğmuştu. Ne gereği vardı ki hayattan beklentilerinin olmasının. Anlaşılır olmanın ne anlamı vardı? Herkesin herkesi doğru tanıması gerekmiyor. Tabi ki yanlış tanıdıklarımız olacak, çünkü zaten kendini bile doğru tanıyan insan o kadar az ki, başkasının doğru anlaması neden bu kadar önemli olsun. Sonuç olarak d ö r d ü n c ü gün doğmamıştı. Herkes gibi basit, sıradan ve tahmin edilebilirliği yüksek olan bir dünyada doğmuştu. 
...
Hal böyle olunca, o da rol yapmayı seçmiş. Ha bir dakika! Rol yapmadığı zamanlar da olmuş! Kırılmak istediği zamanlar, ben üzülmek istiyorum dediği zamanlar...Yanlış anlaşılmasın, acı çekmeyi seven bir insan değilmiş. Ama söylesenize, ne gerek var ki hep aynıyı yaşamanın? Hem insan bilinçli ve öngörülebilir üzülmek istediğinde ne kadar üzülebilir ki? Bence en fazla ü ç g ü n l ü k boyunca üzülebilir. Gerçi düşününce...4.gün doğmak isteyen birine belki bunlar koymazken, ü ç g ü n l ü k dünyanın keyifsizliğinde rol yapanlara derin yaralar açabilir...
...
Elçiye zeval olmaz arkadaşlar.
Kimse eşit olduğu bir kimsenin elçisi olmadığı sürece.
Öptüm.


12 Şubat 2014 Çarşamba

bir kitap

https://soundcloud.com/yulka-luka/one-republic-all-the-right-moves


elime aldığım her kalın kitabın sayfalarında kayboldum ben.
rüzgarı yüzüme değerken de her kelimesini sindirerek okurken de. altını çizdiklerim de oldu. hatta altını iki kez çizeyim derken ne yazdığı anlaşılmayan cümleleri de beğendiğim oldu o sayfalarda.
her sayfanın kokusu var. her sayfanın kokusu aynı. anlattıklarının farklılıklarına rağmen. kitap, dergi, defter kokusunu çok seven bir arkadaşım var, konumuz bu değil ama. durmadan koklar. uzatıyorum ama konumuz bu değil gerçekten.
sayfada ağlayan bir kadın.
sayfada gülen bir kadın.
sayfada kararlı bir kadın.
dik duran bir kadın.
bazen çıkışı olmayan cümlelerin oluyor. tıpkı cevabını veremediğin sorular gibi. ne dersem diyeyim tatmin olmayacak zaten deyip cevap bile vermediğin sorular. bu nedendir bilmiyorum. tek bildiğim üşengeçlikle bir alakasının olmadığı. sanırım biraz bitmişliğin verdiği bir durum.
bir adam.
bütün cümlelerin üzerinde ahenkle yürüyor. bazen satır başlarında durup dinleniyor. en sevdiği cümle benim kurallarım var oluyor. cümlenin başında dikilmiş, kolunu B' harfinin üzerine atmış, bir sigara yakıyor. fazla düşünceli. Gerçekten, bu kadar neyi düşünüyor?
Özgür olmak istiyor, özgün olmak istiyor, bazen de özel olmak istiyor kadın.

birkaç sayfa atlayalım.
ortalarına doğru gelelim kitabın.

her seferinde virgül kullanıyorsun. Virgülleri, her, kelimesinden, sonra, kullanıyor.
Fazla belirsizlik var hayatında. Karar veremiyor bir türlü. Sorularını üstü açık soruyor adam. Beklediği tek bir cevap, tatmin olacağı tek bir cevap var. Kadınsa, cevaplarını sonu olmadan veriyor, sanki, devamı, g-e-l-e-c-e-k-m-i-ş, gibi. İki arada bir derede cevaplar.
Anlaşamıyorlar. Adam hayal kırıklığına uğruyor, bu kadar iyi anlaşabileceği bir kadından beklediği ve hatta istediği cevabı alamayınca. Kadın da hayal kırıklığına uğruyor, bu kadar kararlı olmasına rağmen tek bir adamda kararsızlığa düşüp öylesine cevap verdiği için. Öylesine ağzından çıkarıyor kelimeleri. O anda istemediği bir şeyi nasıl bitireceğini düşünürken, öylesine cevap vermeyi tercih ediyor. Çünkü karşısındaki adamın öylesine cevaplarla tatmin olmayacağını biliyor.

ikisi de birbirini isterken
ikisi de birbirlerine oynuyor
oynayacak başka bir şey kalmamış gibi
(sanki!)

neyse.
sonuna bir bakalım şu kitabın.

Şöyle yazsın mesela kitap.
....en sonunda bile bir başlangıç vardı. çünkü kadın hayatında ilk defa noktayı kullanmıştı. Belki iyi yapmamıştı. Belki karşısındaki için iyi bir şey değildi. Belki kendisi için bile iyi değildi. İyi olan tek şey hayatında büyük bir değişiklik yapmasıydı. Belirsizlikleri, üstü açık cümleleri, havada kalan sözleri hayatından çıkarmıştı.
Nokta atışı yapmıştı sonuna. Sonunda(!) noktayı tercih etmişti.
Emin olduğu bir şey vardı ki o da içten içe huzurlu olmasıydı, kısa vadede üzülecek olmasına rağmen. Yine de uzun vadede yaşayacağı kararlığı düşününce...içi huzur dolmuştu.
Adama mı ne oldu? İnanın hiç ilgilenmedim.
Çünkü esas karakter kadındı.
Kadın olmalıydı.


5 Şubat 2014 Çarşamba

gün-lük gibi


Bir ileri
bir geri
trafik yine can yakıyor.
cihangir sokakları enfes.
beşiktaş'a yine çok trafik var.
yine düşünmek için yeterli bir yol mesafesi.

hızlı hızlı gidiyorum evime.
hatta bazen depar atıyorum, yaşlılara falan yol verdiğim oluyor.
birkaç kişiden oluşan bir grup geliyor.
çok gürültü yapıyorlar, değil mi?

her yönün bir etiketi var. fındıklının ilerisine giden arabaların modeli değişiyor.
büyük binalardan çıkan insanların yüksek topukları var.
yine o kadar düşünmeye başlamışım ki bir şeye çarpıyorum.
birine.
beyaz bir baston.
"size ben çarptım, kusura bakmayın, şimdi düz ilerleyebilirsiniz."
çok mahcubum.
görme engelli birine nasıl çarpabildim aklım zaten al-mıyor.

arkadaşımın doğum günü için toplanıyoruz.
mekan, kaset. semt, beşiktaş.
kaç masa var? bilmiyorum.
kaç insan var? bilmiyorum.
herkes gülüyor mu gerçekten? sol tarafımızda bir grup var. bir şeyler tartışıyorlar.
ne tartışıyorlar? bilmiyorum.
herkes gerçekten de gülüyor? gülmek? enfes!

yalnızken boşlukta oluyorum.
arkadaşlarımla birlikteyken boşluğa uzanıyorum.

masamız mı?
masamızda her şey konuşuluyor? inanın, artık klozette kaç saat oturduğumu bile biliyorlar.
aslına bakarsanız, hepimizin derdi var.
küçük küçük dertler ama biz de çok büyük sayılmayız zaten.
bipolar bozukluk?
durum bunu gösteriyor. mevsim gibi, soğumaya dönen yemek gibi, soğuduktan sonra sineklenmesi beklenen yemek gibi.

sonra konu açılıyor.
ne yapıyoruz biz ya?
neyse. su kaynadı.

siz boşlukları doldurun.

18 Aralık 2013 Çarşamba

saat 3, bir klişe yazdım


tık ediyor mesela bir yerlerde.
o tekrar düşünmeye başlıyor.
bir kez düşünüyor. ikinci kez düşünmeye başladığında vazgeçiyor.
o görmemek istiyor. olmuyor ama görmemezlikten gelmek en havalısı oluyor. çünkü basmakalıp düşünmeyi yakıştıramıyor. herkes zaten öyle değil mi? gördüklerini, aa ne güzelmiş dediklerini yaşıyor, sonra normal olan ilk gördükleriymiş gibi davranıyor.
kendinden uzaklaşıyor.
baştan uzaklaşıyor.
sona yaklaşıyor.
içine sinmiyor. duyamadığı şeylerin gerçek olmadığına zaten alışmış.
göremedikleriyse tamamen yabancılaşmış.
o, pes etmek nedir bilmiyor.
düş-
ü-
nü
yor.
bir bakıyor.
elinde bir el daha.
ama aslında yok.
olmayan bir el mesela.
tutmak istediği, bırakmak istemediği.
eh be.
hayalleri mi? birinin elinden tutmak mı hayalleri? yoksa elleriyle tutmak istediği şey aslında onun olan kocaman hayalleri mi?
sonra sigara yakıyor. dumanından gözleri yanıyor. dudakları büzüşmüş.
dokunmak istiyor.
dokunamıyor.
dokunmak istemiyor mesela.
çünkü o yine
düş-
ü-
nü
yor.
kamburu çıkmış. yaşlı değil ama yaşlanmış işte, işin kötü tarafı da giderek yaşlanması. Hatırlayamıyorum ama koyu lacivert bir montu var.
gitme demiyor.
gitsin de istemiyor.
öyle bırakıyor.
çünkü ikisi de aynı şeyi hissediyor.
o şimdi uzakta.
o hala düşünüyor.
belki de hala nedenini kurcalıyor.
nedennedenneden
bazı şeyler yaşanması gerekiyordur, diyor, ama kabullenemiyor.
belki de üzülmeyi seviyor. üzülmeyi bile özlemiş olabilir? ben soramam da, siz sorabilirsiniz mesela.
bir adam. yüz adam kadar düşünüyor.
bir kadın. çok küçük bir kadın. fazla düşünüyor. elleriyle tutamayacak kadar uzakta olan şeyleri düşünüyor.
çünkü hissetmeyi sevmiyor. -miş gibi yapıyor. ki inanın bana çok iyi başarıyor.
eğleniyor da kerata.
bir gülüyor ki kahkahaları adamın kulağına bile gidebilir, o kadar uzak olmasa.
peki diyor o. diğeri de tamam diyor. diyor demesine de-
uzaklıkbukadaruzakkennedenhalayakınmışgibihissettiriyor
çok klişe ama
klişeleri de sevmez ama
kadın ölüyor. adam aşık oluyor.

24 Kasım 2013 Pazar

İbret olsun ki, güne gülerek başlayamayacağımız tek bir gün bile..


olaya hemen giriyorum ki bilesiniz.

her şeyin bir yansıma olduğunu düşünsek, yaşadıklarımızın mesela. Çünkü yaşadıklarımız, yaşadıkları olsa. Onların. Yani olaya hemen giriyorum dedim ki bilesiniz, yaşadıklarımız, herhangi birinin, siz seçin, seçtiğimiz kişinin yaşadıklarının yansımasıysa?

Ya gerçekten de
hayır, ben buyum
dediğimizin aksine, birilerinin yaşadıklarını yaşama tutkusuysa.

büyük aşkların.
büyük başarıların.
elde edemediklerimizin.

eğer bütün bunlar dediğim gibiyse, kim olmak istiyorduk? Daha büyük aynaya sahip olanlar, oraya kaç kişinin yansımasını yerleştiriyorlardı? Ya da küçük aynaları olanlar, kendileri dışında birini o küçücük yere sıkıştırmayı nasıl kabulleniyorlardı?

yüzyıllar öncesinde.
kocaman bir aile varmış. sofralarında şaraplar, tabaklarında mezeler. yüzyıllar boyunca yaşamışlar. sadece eğlenerek. düşündüğün gibi. evet.
sadece eğlenerek, içerek, gülerek, severek.
nefes almak gibi bir şeyin varlığından haberleri yokmuş. biyolojinin yumuşak ge -ğ- sini bilmiyorlar ama mitolojinin anasını ağlatmışlar. sonra büyük bir felaket olmuş vesselam, nefes alamamış olmuşlar kendi deyişimizle. Onların deyişine göre ise gülmemeye başlamışlar. Somurtkan, hiçbir şeyi beğenmez bir hale gelmişler. mevzu bu olunca, toplu katliam yaratıp, hepsi birer birer intihar etmiş. buna cesareti olamayanlar da sevdiklerine kendilerini öldürtmüşler. adına da ibret olsun demişler. İbret olsun ki, güne gülerek başlayamayacağımız tek bir gün bile bizi bizden uzaklaştıran tek şeydir.

Misal, sen yaşadığın şeylerin artık olmadığını ya da bir sebepten hala olamayacağını düşünüyorsun ve TAK. hayatını sonlandırıyorsun, misal işte sonlandırtıyorsun. Sonra kendine, hatta genelde sen bunu bilerek yapmasan bile, bir örnek alıyorsun. Onun gibi yaşayıp, onun gibi ölmeyi istiyorsun. Ne cüret ki onun sahip olduğu sevgiyi de istiyorsun, belki sahip olduğu adamı ya da kadını.

İnkar etmeyi de seviyoruz. Şuan bu yazıyı okurken bile inkar edenler var, aslında, çok gözleme yiyen biri gibi gözüksem bile aslında günümün çoğunu insanları gözlemleyerek geçiririm. İşte buna dayanarak, bizi yansıma ilan ediyorum.

Demek istediğim şu ki istediğimiz ya da ihtiyacımız olan aslında küçük bir tebessüm iken neden bu kadar somut şeylere ihtiyacımız varmış gibi yapıp, örnek almaya devam ediyoruz ki?

Eğer bunun faydasını gören biri olduysa, bilmek isterim.
Sevgiler.



31 Ekim 2013 Perşembe

Hissediyorsan, hala umut var demektir.




güzel düşün.
ne yapıyorsan şuan, mesela bırak, hemen bırak.
düşün. 
güzel. 
belki biraz boş durmalısın, dinlendirmelisin kendini. Belki güzel düşünerek dinlendirmelisin kendini.
o kadar iyisin ki.
biliyorum son zamanlarda bunu kimseden duymadın. en son ne zaman biri senin gözlerinin içine baka baka çok güzelsin demişti?
Kendini güzel hissetmenden başka güzel olan hiçbir şey yok, inan bana.
Özleyebilirsin. Hiç tanımadığın birini belki de hiç tanımamalıymışım dediğin birini. Öylesine özleyebilirsin. Öylesine. Bence özlemek hiçbir şey hissetmemekten daha güzel, gerçekten.
Güçlüsün de.
Sahiden.
Düşün mesela. Ne kadar şey yaşadın? Kaç kere girmem dediğin yola girdin? Kaç kez bir sorunun içinden sanki yıllarca çıkamayacakmışsın gibi hissettin? 
Şimdi bak etrafına? Neredesin. 
Belki de o yolların üzerine kaç yol ettin. O sorunlarının üstünden kaç sorun daha geçti. Yine de ayaktasın değil mi? Bazen güçlü değilmişsin gibi hissediyorsun, biliyorum. Hatta bırak bazeni, çoğu zaman öyle hissediyorsun. Boş ver! Unut gitsin. Üstesinden geldiğin şeyler kadar güçlüsün sen! Bilmediğin kadar güçlüsün!
Umutların var senin zaten. Hayallerin de var. Her gün yeni bir hayal ekliyorsun kafandaki bulutlara. Ne olmuş yani? Biri seni hayal kırıklığına uğrattı diye ne olmuş? 
Nefes al, bir daha, bir daha...
Kanun böyle. Bazen çok zayıf anına denk gelecek ve bütün dünya omuzlarının üzerindeymiş gibi hissedeceksin. Şeyler fazla ağır gelecek, ne bileyim. 
Hayat mesela. Fazla gelecek. 
Ama normal olan da bu değil mi zaten? Sen ağlarken biri gülecek, biri gülerken de sen ağlayabilirsin?
Çok normal.
Zaten her şey pembe olsaydı, pembe hayaller denen şey olmazdı. Her şey net olsaydı, bizi insan yapacak şey ne olurdu ki?
Her gün aynı rutini yaşadığını düşünüyorsun fakat her gün farklı adımlarla farklı yerlere gidiyorsun. Bazen hızlı yürüyorsun, bazen yavaş, bazen takılıp düşüyorsun, belki de hiç kalkmak istemiyorsun.
İnan bana.
Bunlar güzel şeyler.
Hissetmek güzel bir şey.
Hissediyorsan, hala umut var demektir.


7 Ekim 2013 Pazartesi

Sevgili Müren


Aslında bir kavanoz var. Şeker dolu kavanoz bence o yani. 
Baktım. Ciddili şeker dolu kavanoz.
Sonra yeşil atkılı amca da baktı. Dedi. 'Durrr!' kızım, ne yapıyorsun, görmüyor musun ki sen onlar çakıl taşları. Yutarsan hasta olursun, atarsan, ayaklarına takılır düşersin.  
Sanırım bir iki saniye beni durdurdu söyledikleri. Durdum, baktım, hala şekerdi içindekiler. Dedim, amca sen gel bir de benim baktığım yerden bak. Amca da dedi, kızım gel benim baktığım yerden de bir bak sen.
Sola baktım, sağa baktım, sonra tekrar sola baktım. Yol boş, yerde çakıl taşları da yok, ileri irem ileri.

Kavanozun içi çakıl taşları doluydu, irili ufaklı, bildiğin çakıl taşları ya onlar. Daldırdım elimi kavanoza, şunu demeden de geçemeyeceğim ki gören olduysa kesin 'ayıya bak nasıl da daldırdı elini bal kavanozuna' demiştir, neyse, ağzıma atmayacağım kesindi de yere de düşürmemek için istediğimden daha az aldım ki elime, bilirsin ellerim küçüktür. Her taşın bir hikayesi var gibiydi. Biri deniz kenarından gelmişti, diğeri daha üstlerden, ne bileyim yahu belki caddeden. Hiçbirinin kendine ait bir şekli yoktu. Sanki kaldırımlara çarpmışlar, tavada 2-3 dakika kavrulmuşlar da öyle şekillenmiş gibiydiler. Senin gibi, benim gibi. 

Benim olduğum yerde fazla yeşil vardı, fazla oksijen, hatta o kadar oksijen ki beyinler temiz havadan buharlaşıp gidecekmiş gibi, senin olduğun olduğun yerdeyse caddenin bir tarafından diğer tarafına geçmek için zibilyon araba engelini aşıp, egzozdan çıkan dumanı beynine gönderip, bilmiyorum belki yutuyorsun, sonra da kutusunda çakıl dansı yaptırdığın gibi.

Elimdeki her taştan bir şeyler eklendi bana. Kokusu, kiri. Benden de onlara geçen bir şey olmuştur herhalde, elimin şeklini almaları gibi. Bu yüzden ya, akınında olan insanlardan anında bir şeyler kapıyorsun, tıpkı onların senden kaptıkları gibi. 

Seneler uzun, uzun senelermiş ya sevgili Müren.
Kimin eli kimin cebindeymiş ya sevgili Müren.
Müren de neyse artık!

Hayatımız döngü gibi kendi sirkülasyonunu tamamlıyor tıpkı seremoni gibi. Biri geliyor sana konuşmayı öğretiyor siri gibi, biri geliyor sana küfür etmeyi öğretiyor uyanır uyanmaz pazartesiye küfreden arkadaşın gibi, sonra biri geliyor sevmeyi öğretiyor sanki o zamana kadar hiç sevilmemişsin gibi, kapı çalıyor, açıyorsun, davetsiz misafir gibi, şaşırmayı öğretiyor sana. Eh armut değilsin ya sen de kapıyorsun bir şeyler. Öğreniyorsun, öğretiyorsun ya aynı zamanda. Daha uzağa tükürmeyi öğretiyorsun, daha güzel nasıl yaşanır onu öğretiyorsun, bazı keklere iki paket kabartma tozu dökülmesi gerektiğini öğretiyorsun. Bazen kafasına merdaneyi vura vura bazen de fark ettirmeden.
İşte işin sıkıntılı kısmı küçük taşlardan kurtulmakla da bitmiyor. Bir de dediği gibi atkılının, ayağına takıldığı kısımlar var. Gerçi yargılayamazsın da. Hepimiz aynı bokun yolcusuyuz. *yolun da olabilir
Sahafların da böyle hikayesi var işte, aynı kitap klozette de okunmuş olabilir okul sırasında da. Aynı kitabı tamamen karakterinin zıttı olan biri de okumuş olabilir sen de okumuş olabilirsin. İşte bu yüzden onlardan okumak yerine sadece onlara bakıp düşünmeyi seviyorum. Çünkü düşünürken sadece ihtimaller oluyor. Bir sürü ihtimaller. Ama okuduğumdaysa sanki üzerime benden öncekilerin yükü de binmiş gibi hissediyorum, sanki yazarın yükü yetmezmiş gibi. Aslında yazarlar çok daha şanslılar. Çünkü boş sayfalara yazıyorlar, yazmak istedikleri için, sayfalara sadece onlar hükmediyor. Eh işin bu tarafını fazla düşününce de bir elinde şeker diğerinde cüzdanınla sahaftan kitap alamıyorsun. Sadece işin düşünme kısmını istiyorsun ki bu sana fazlasıyla yetiyor.
Dediğim gibi işte sevgili Müren,
Bu da 2 haftalık şok öğrenme sirkülasyonu oluyor. Gerçi senin zamanını da kendi çapında değerlendirmek lazım, o zamanlar insanlar çakıl taşlarını kavanozlarda saklamıyorlardı. Haklısın tabi. Tabi.
-ezan okunuyor müziği şeaaparsak şuradan sevgili müren-

Sonra baktım, yeşil atkı yerde uzanıyor, amca yok olmuş. Kavanoz boşalmış. Akıl yaşta değil baştaymış meğer, bakış açısını kendi çıplak gözlerinle görsen bile salak değilsin ya anlasan bile, kanıyormuşsun kavanozun diğer rengarenk tarafına. Şimdi amca büyük ihtimalle mutlu mesut yediği şekerlemelerin taşını dökmek için her kaldırımda oturup totosunu koymak için uygun bir klozet seçiyordur zihninden.

Yazının şerbeti çok yakında bayram için yapılan tutku dolu baklava tepsilerinde.
Kaçırmayın.
Siz de el öpmeye gidin.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

benim için?

http://www.youtube.com/watch?v=WJTXDCh2YiA
Tam olarak olay yerindeyim.
Bütün klavye. Bütün harflerin üzerinde boyalar kurumuş. Görmeniz lazım. O kadar güzel oldu ki. Bilerek ellerimi resme boyadım, pastelli parmaklarımı da klavyeye doladım. Bazı insanların derdini anlatma şekli de bu işte.
Anne türlüsü, bana takım çantası, sevgili rehberi gibi. Her biri birbirinden farklı harfler, bir araya geldiklerindeyse bambaşka anlamlar.
Bu sosyal medya gerçekten de erkeklerin güzel kız kaldırdığı, kızlarınsa kaldırmak için bahanesi olduğu bir kuyuya dönüştü. Ortalamanın çok az bile üzerindeysen, erkeksen bıyığın varsa, kızsan
güzel burnun varsa her türlü potansiyel alıcın oluyor be gülüm.
Sizi de iyi bilirim ama kendimi anlatsam daha iyi. 
Neredeyse tam olarak iki sene önce, ben de faydalandım buranın mükemmel bir tıkla kalbinizde kampanyasından. Ona yazılar yazdım, yazılar aldım, pembe inekciklerim başımın üzerinde dolandı; sütünü burnumdan getirdi falan filan. Neyse. Bunu anlatacak değilim size. 11'in yaz arşivine bakarsanız, bulursunuz bi'çok şey... Ama şunu söyleyeyim ki ben nadir iyi adamlardan birine denk gelmiştim.
Yine devam ediyorlar tabi.
abi kızın burnu güzelse olur...
abi ince beli varsa olur...
renkli gözlüyse olur.
Kısık ateşte 30 dakika kavrulmuş, olur mu? Ben de öyle düşünmüştüm zaten.
Benim de her app'ta profilim var. Bir umut işte. Umut demişken, tanıştırayım. Kendileri hem en iyi hem de en kötü arkadaşım olurlar. Beni hayallere götürür, içine atar, hayal kırıklıklarıyla da çıkarır dışarı. Kuyudan, derin şerbet kazanından... Yine her gün aynı umutlara tutunmaktan vazgeçmem. Günün sonunda olmayacağını anlasam bile.
Her sabah uyandığımda instamessage'tan bildirimler okuyorum.
meraba irem:))))9
slm:)
merhaba:)
Hatta
devlet bu güzellikten vergi alıyor mu ehe ehe ehe
gibi saçma salak şeyler okuyorum. Hoşuma gitmiyor mu? Hayır. Evet. Bazen. Kısmen. Komik işte be olum.
Bazen normalleri de denk geliyor, tabi benim bir şey kaldırma amacım yok, diyorum, ben görüşmem şimdiden söyleyeyim de, diyorlar neyse bir konuşalım da belki fikrin değişir, haha diyorum, olur diyorum, tamam diyorum.
Gerçekten ciddi misiniz beyler? 
Bu kadar mı tükendi listeniz? Hiç tanımadığınız birine buralardan yazacak kadar?
En son arkadaşımdan azar yedim 'iremmm konuş işte iyi çocuk, yakışıklı da..'
buraya küfür gelecek.
kestik.
Olay yerine geri dönelim.
Baştan sona bütün harfler neon oldu, belki biraz olmaması gerektiği gibi oldu ama olsun.. Belki A harfi siyah değil de gri F harfi mor değil de pembe Z harfi sarı değil de yeşil olmalıydı ama spontane gelişmesini seviyorum. Planlarının dışına çıkamayan birinin böyle saçma güzel şeylerle carpe diem'e katılması çok büyük bir şeydir, bilen bilir. 
İşte bu yüzden her karaladığınız insanın iyi yanı var. Her gülen insanın derin bir acısı var. Çok derinlerde. Belki kendisinin bile bilmediği, daha görmesinin zamanı gelmediği kadar derinlerinde. Bugün parasını vücudundan kazanan da kırmızı rujunu sürüyor, ilk buluşmasına giden kız da. Cenazede giydiği siyah takımını, mezuniyetinde de giyiniyor bıyıklı. Güneş iyi için de doğuyor kötü için de. Bana da geceler uzun, sana da. Her ne kadar aynı düşüncelere sahip olmasak bile aynı gecenin karanlığının altındayız. Ben bu gece klavyemi renklere boyadım, seni de her renginle kabul edebileceğimi kendime itiraf ettim. En derinlerime. Kendimden nefret ettiğim kısmıma da en sevdiğim parçama da. 
Sen de yapabilir misin?
benim için?



16 Ağustos 2013 Cuma

Sütün içine bir miktar değişim döker misin amca

Kuralları biliyorsunuz. İlk önce o şarkının linkine
tıklayıp, yazıyı öyle okuyacaksınız. 
Neyse ben hatırlatayım da
Öptüm


Çoğu kişi kaplumbağa gibi. Kendine ait bir dünyası var. yiyeceği de içeceği de içinde.
Sevdiği de söylediği de. Yalanı da.
Kendine göre doğruları olan insanlar bunlar! Sadece kendileri doğru olan insanlar!
Yarışı bitirene kadar herkesle iyi geçinir, sevimli surat ifadesini takınır, herkesi tanır, -muş gibi yaşarlar. Öyle ki değişimi kabul etmezler. BÜYÜDÜM derler.

Yalnız gerçekten de unuttukları bir şey var ki büyürken hepimizin canı yandığı, değişik darbeler yediğimiz ve yaşamak dediğimiz kelimenin 'yaşam' belirtisinin değişimlere uğrayarak şekillenmesidir.

Şunu bir kabul edelim.
Hiçbir şey değişmeden büyüyemez. Daha yeni doğduğumuzda yemek yer, değişime uğrar, büyürüz. İlkokuldayken fişleri okur, kelimelerin yerleriyle oynar, büyürüz. Lisede sevgilimiz, yerimizi en yakın arkadaşımızla değiştirir, büyürüz. Üniversitede değişmem ben ya deriz bir bakmışız bıyık uzatmış, değişik gruplara katılmış büyümeye devam etmişiz.

Hani derler ya sen çok değiştin aşkm artk bni svmiyrsn.s.s Sonra da bilge adam bunu kabullenemez kendini ifade etme gereği duyar ve hayır kızılderili, büyüdüm.
LAF LAF LAF.
Hani derler ya sen artık çok değiştin, konuştuğumuz şeyler değişti, kelimelerin bile farklı. Sonra da birkaç sene öncesinde değişenleri kınayan kız kabullenemez ve şöyle der Değişmek mi? Allah aşkına! Büyü biraz!
LAF LAF LAF.

Gerçekten değişmenin bu kadar anlaması zor bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ki anlaşılması zor olmayan bir şeyin de kabullenilmesi ne kadar zor olabilir düşünemiyorum.
İnsanlar hatalarını kabul ettiklerinde, artık değiştiklerini ve eskisi gibi devam edemeyeceklerini anlayıp bunu normal bir şeymiş gibi karşılamadıklarında gerçekten altına yapmış koca adam gibi oluyorlar.
Cebinde sigarası, boyu 1yirmi, ağzından süt damlıyor ve kirli sakallı.
Nefes alsın ya da almasın. Evrendeki her şey, etrafındaki her şey, evini paylaştığın insan! Her zaman değişmek zorundadır. Fikirleri değişmek zorundadır. Şekillenmelidir en azından.

Büyümek o kadar kolay ve değişimsiz bir şey olsaydı bu süreçte tek başımıza olurduk. Emziren bir anne, uyuya kaldığında kucaklayıp odana götüren bir baba, derdini anlatabileceğin bir ablan ya da diğerleri olmazdı.
Her şey bu kadar basit, değişimsiz olsaydı? Gerçekten bugün olduğun insan olabilir miydin?

Sen zahmet etme. Ben senin yerine söyleyeyim.
HAYIR.
Değişmeseydin, değişmeseydi etrafındakiler ve çevrendeki cansız titreşimler değişmeseydi büyüyemezdin.
Şimdi.
Kabul etmelisin ki
değişmek ya da büyümek benim için fazla önemli şeyler değil. Ben senin, ailemin, arkadaşlarımın, eski sevgilimin, gelecekteki sevgilimin...hepsinin değişebileceğini kabul ediyorum. Önemli olan burada ben değilim, sensin.
Senin kabul etmen.
Gerçekten de 20 yıl öncesine göre değişmeden büyüdüğünü mü düşünüyorsun? Öyle ot gibi? Geçen sene ve bu seneyi karşılaştırdığında ilk önce büyüdüm mü derdin yoksa değişmişim be mi?
Çünkü ben cevabı biliyorum.
Sen değiştin. Ve yazık ki değişirken etrafındakilerin değişmeyeceğini, hep aynı kalacağını düşündün.

Yazının şerbeti: irem'in playlisti önemlidir gerizekalı.