yaşanmışlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşanmışlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2015 Perşembe

yaş 35, değildi



Beyler, bayanlar...

Kafka içenler, sürreal dokunanlar, yumurtayı rafadan sevenler.

KAMU SPOTU
action!

Koşup, gittin de ne oldu? Atladın mı o uçurumdan korkusuzca?
Dünyanın en iyi koşucusu da olsan, beş dil de bilsen... Hatta üç çocuk bile yapsan, korkusuzca atlayamayacaksın o uçurumdan.

Her yaş için bir öneri:
Kaybedin. Evet, kaybedin gitsin.
Kaybedecek kadar cesur değilseniz bile yenilin. İnanın yenilmenin bir zararı yok. Bir kez olsun yenilin ki hayatın ne kadar kolaylaşmış olabildiğini görün. (bkz. çanlar kimin için çalıyor) Çanların kediler, köpekler, elmalar ya da zeytinler için çaldığını düşünmüyorum. İnsanların da aksine, kelimelerin kimin ağzından çıktığıyla da bir ilgisi yok. Kullanım şekli ve elbette kulanılamama şekline bakalım; kelimelerin.

Her yaş için bir öneri:
Neyi güzel, neyi çirkin olarak adlandırdığınıza dikkat edin.
Bir kadın nasıl çirkin olur? Ruju dişine bulaştığında mı yoksa kıskançlığının farkında olmasına rağmen, kaşlarını çatmayı bırakmadan kuruntuları ve alınganlıklarını, hatta kendisinde hissettiği ezikliği başkalarından çıkarmaya çalıştığında mı? Bir kadının, bir erkeği kıskanmasından bahsetmiyorum elbette. Bir erkek nasıl çirkin olur? Günlerce duş almadığında mı yoksa erkekliğin her şeyden üstün olduğunu düşünüp, savurganca ve hatta silah çeker gibi sözlerini insanlara yönelttiğinde mi?  Bir kadın nasıl çirkin olur? Kilo aldığında mı? Farklı dudaklardan aldığı kelimeleri toplayarak, salt kulaklara iletirken mi? Bir erkek nasıl çirkin olur? Beyaz çorap giyindiğinde mi yoksa onu seven insanları üzdüğünde mi?

KAMU SPOTU
stop!

Sorsalar-
-geçer, dersin.

Sormasalar-
-anlamaz, dersin.

Çiğ sütle imtihan vermişsin, kendini her şeyin merkezine koymuşsun.

Bir şey var ki...

Şansımız varsa 36.yılımızda buluşuruz.
İki kadeh. İki tabak. Kırgınlıklar.
Aradan 1(bir) yıl bile geçmemiş.
1 yıl içerisinde bu kırgınlıkların nasıl yaşandığını anlatmak gerçekten çok zor !
Özgür olabiliriz.
Tekrar.
Sonsuza kadar.
Sınırlarımızın farkına varabilir,
Kendimizi epey iyi tanıyabiliriz.

Şansımız varsa 38'lik ayağa 36'lık sandalet giydirmeyi denemekten vazgeçeriz. Hatta biraz da zorlarsak şu şans denen şeyi; bir çift yeni sandalet (Nr.38) gönderir bacamızdan aşağıya, kıl yumağı bir amca. Neyse konumuzun yaşlı amcalarla bir ilgisi yok ki zaten ben sandaletlerden nefret ederim.

Geçen gün bir yazı okudum; şöyle bir başlığı vardı 'DEĞİŞTİREBİLİRİZ'
Çoğu şeyi değiştirilebilir bulmadığımdan, bu bir iki sayfalık metin ilginç geldi açıkçası. İlk paragrafında şöyle söylüyordu 'evlenilebilecek kadın bulduğunuzda hoşunuza gitmeyen bir şey illa ki bulabilirsiniz..' bomba burada geliyor..'sorun değil! Değiştirebilirsiniz!'

Sonra, devamında ne yazdığını her ne kadar merak etmesem bile kötü bir huyum var ki o da, elime okumak için aldığım hiçbir şeyi okumadan geri bırakamam. Buna içeriği berbat, anlatımı sıradan 358 sayfalık romanlar da dâhil.

Genelinde insanları değiştirebileceğimizden bahsediyordu ki kesinlikle bu konuyla ilgili bir deneyimim olmasa inanacaktım.

Bir kadın 35 yıl boyunca yalnız yaşamış olabilir ve hâlâ umudu olabilir. Bilmiyorum, belki kaytan bıyıklı bir koca, belki de sarkan memeleri için/yüzünden. Her gün tezgahının önünde kirli bulaşıklar bulabilir. Bir tabak, bir çatal, bir kaşık. Tek kadeh.

tezgahta kalan kirli bulaşıkları.
Bir bardak. Bir tabak. Kırıntılar.

Aradan 35 yıl geçmiş.
İstemese bile aynayla konuşur, aynaya dokunur ve şöyle der 'günaydın' kendine, kendi kendine.

Özgür olabiliriz.
Sınırlarımızı zorlarız.
Sınırlarımız baya baya zorlarız.

35 yıl yalnızlığı tercih etmiş bir kadının tüylü ve değişik bir adamla aynı evde 'huzurlu' yaşayabileceğini düşünemezsiniz.
Umamazsınız.







7 Ekim 2013 Pazartesi

Sevgili Müren


Aslında bir kavanoz var. Şeker dolu kavanoz bence o yani. 
Baktım. Ciddili şeker dolu kavanoz.
Sonra yeşil atkılı amca da baktı. Dedi. 'Durrr!' kızım, ne yapıyorsun, görmüyor musun ki sen onlar çakıl taşları. Yutarsan hasta olursun, atarsan, ayaklarına takılır düşersin.  
Sanırım bir iki saniye beni durdurdu söyledikleri. Durdum, baktım, hala şekerdi içindekiler. Dedim, amca sen gel bir de benim baktığım yerden bak. Amca da dedi, kızım gel benim baktığım yerden de bir bak sen.
Sola baktım, sağa baktım, sonra tekrar sola baktım. Yol boş, yerde çakıl taşları da yok, ileri irem ileri.

Kavanozun içi çakıl taşları doluydu, irili ufaklı, bildiğin çakıl taşları ya onlar. Daldırdım elimi kavanoza, şunu demeden de geçemeyeceğim ki gören olduysa kesin 'ayıya bak nasıl da daldırdı elini bal kavanozuna' demiştir, neyse, ağzıma atmayacağım kesindi de yere de düşürmemek için istediğimden daha az aldım ki elime, bilirsin ellerim küçüktür. Her taşın bir hikayesi var gibiydi. Biri deniz kenarından gelmişti, diğeri daha üstlerden, ne bileyim yahu belki caddeden. Hiçbirinin kendine ait bir şekli yoktu. Sanki kaldırımlara çarpmışlar, tavada 2-3 dakika kavrulmuşlar da öyle şekillenmiş gibiydiler. Senin gibi, benim gibi. 

Benim olduğum yerde fazla yeşil vardı, fazla oksijen, hatta o kadar oksijen ki beyinler temiz havadan buharlaşıp gidecekmiş gibi, senin olduğun olduğun yerdeyse caddenin bir tarafından diğer tarafına geçmek için zibilyon araba engelini aşıp, egzozdan çıkan dumanı beynine gönderip, bilmiyorum belki yutuyorsun, sonra da kutusunda çakıl dansı yaptırdığın gibi.

Elimdeki her taştan bir şeyler eklendi bana. Kokusu, kiri. Benden de onlara geçen bir şey olmuştur herhalde, elimin şeklini almaları gibi. Bu yüzden ya, akınında olan insanlardan anında bir şeyler kapıyorsun, tıpkı onların senden kaptıkları gibi. 

Seneler uzun, uzun senelermiş ya sevgili Müren.
Kimin eli kimin cebindeymiş ya sevgili Müren.
Müren de neyse artık!

Hayatımız döngü gibi kendi sirkülasyonunu tamamlıyor tıpkı seremoni gibi. Biri geliyor sana konuşmayı öğretiyor siri gibi, biri geliyor sana küfür etmeyi öğretiyor uyanır uyanmaz pazartesiye küfreden arkadaşın gibi, sonra biri geliyor sevmeyi öğretiyor sanki o zamana kadar hiç sevilmemişsin gibi, kapı çalıyor, açıyorsun, davetsiz misafir gibi, şaşırmayı öğretiyor sana. Eh armut değilsin ya sen de kapıyorsun bir şeyler. Öğreniyorsun, öğretiyorsun ya aynı zamanda. Daha uzağa tükürmeyi öğretiyorsun, daha güzel nasıl yaşanır onu öğretiyorsun, bazı keklere iki paket kabartma tozu dökülmesi gerektiğini öğretiyorsun. Bazen kafasına merdaneyi vura vura bazen de fark ettirmeden.
İşte işin sıkıntılı kısmı küçük taşlardan kurtulmakla da bitmiyor. Bir de dediği gibi atkılının, ayağına takıldığı kısımlar var. Gerçi yargılayamazsın da. Hepimiz aynı bokun yolcusuyuz. *yolun da olabilir
Sahafların da böyle hikayesi var işte, aynı kitap klozette de okunmuş olabilir okul sırasında da. Aynı kitabı tamamen karakterinin zıttı olan biri de okumuş olabilir sen de okumuş olabilirsin. İşte bu yüzden onlardan okumak yerine sadece onlara bakıp düşünmeyi seviyorum. Çünkü düşünürken sadece ihtimaller oluyor. Bir sürü ihtimaller. Ama okuduğumdaysa sanki üzerime benden öncekilerin yükü de binmiş gibi hissediyorum, sanki yazarın yükü yetmezmiş gibi. Aslında yazarlar çok daha şanslılar. Çünkü boş sayfalara yazıyorlar, yazmak istedikleri için, sayfalara sadece onlar hükmediyor. Eh işin bu tarafını fazla düşününce de bir elinde şeker diğerinde cüzdanınla sahaftan kitap alamıyorsun. Sadece işin düşünme kısmını istiyorsun ki bu sana fazlasıyla yetiyor.
Dediğim gibi işte sevgili Müren,
Bu da 2 haftalık şok öğrenme sirkülasyonu oluyor. Gerçi senin zamanını da kendi çapında değerlendirmek lazım, o zamanlar insanlar çakıl taşlarını kavanozlarda saklamıyorlardı. Haklısın tabi. Tabi.
-ezan okunuyor müziği şeaaparsak şuradan sevgili müren-

Sonra baktım, yeşil atkı yerde uzanıyor, amca yok olmuş. Kavanoz boşalmış. Akıl yaşta değil baştaymış meğer, bakış açısını kendi çıplak gözlerinle görsen bile salak değilsin ya anlasan bile, kanıyormuşsun kavanozun diğer rengarenk tarafına. Şimdi amca büyük ihtimalle mutlu mesut yediği şekerlemelerin taşını dökmek için her kaldırımda oturup totosunu koymak için uygun bir klozet seçiyordur zihninden.

Yazının şerbeti çok yakında bayram için yapılan tutku dolu baklava tepsilerinde.
Kaçırmayın.
Siz de el öpmeye gidin.