24 Mayıs 2012 Perşembe

bir tatlı huzur almaya gelfdggfdghjk

Huzur ne.
Huzur sessiz bir şey mi, kokusu güzel mi? Yoksa aksine çok mu gürültülü. Gürültüsünden mi yoksa yalnızlığı... Koca şehirlerde yaşıyoruz, içinde her gün değişen yüzler. Gülen yüzler, ağlayan suratlar. İnsanlar. İnsanların yaptığı gürültüler bir de onların içinde kopan fırtınalar, çığlıklar, söylenmemişler. En yalnız insanlar büyük şehirlerde yaşar; büyük şehirlerin kirliliğinden beslenir onlar. Gecelerinden, arka sokaklarından... Huzur dA böyle. Ne kimsenin içinde barınıyor ne de barındırıyor içinde birini. Mutluluk da onda öfke de.                              Tıpkı her iyi insanın kötü biri olması gibi.

Gri bir şey galiba. Böyle ortalarda gezip duruyor; tutunamıyor kimseye. Yazık, üzülüyorum ona. Kimseye bağlamadı içindeki insanlar gittiğinden beri. Terk edilmiş, sahibi belli olmayan ev gibi.

Herkesin uyuduğu saatler var. Kimsenin iyi şeyler düşünmediği aynı zamanda kötü şeyler de düşünmediği anlar. Ruhun bedenden birkaç santim yukarıda olduğu zamanlar. O saatlerde, derin uykularda herkesi tek tek geziyor huzur. Huzur aslında bir tane. Çoğumuzdan teğet geçiyor olsa gerek, hepimiz tedirginiz. Severken, özlerken, kızarken... Yapsam mı söylesem mi yemesem mi öpsem mi... Bazılarımıza dokunuyor. Aniden uyanıyoruz, belki de rüyamızın en güzel yerinde zıplıyoruz. Elimiz telefona gidiyor; mesaj yazılıyor....sonra yine aynı şey... GÖNDER'e bassam mı yoksa tekrar uyusam mı. 
Böyle gecelerin sabahında yine bizi teğet geçen, gösterip vermeyen huzur yüzünden yine bütün grisini bize bulaştırmış olacak ki kararsızlığın doruğunda uyanıyoruz. Onun bir cinsiyeti varsa; kadın olduğundan        eminim. Ve ne zaman bize dokunacak olsa grisinden  sıkılmış pembeye gözü kaymış oluyor. 
sonuç olarak çok huzursuzum.



16 Mayıs 2012 Çarşamba

gibi çünkü


çünkü ben seviyorum.
o koca adamın ağzından çıkan her cümleyi, o söylemiş gibi okumayı seviyorum. her gece uyumadan önce duyduğum sesin onun olmasını seviyorum. yorulsa bile isyan etmemesini. sevgilim demesini. seviyorum demesini seviyorum.ondaki beni seviyorum. anlaması, sevmesi çok güzel; bunları seviyorum. farklı olduğunu bilmesini seviyorum. beni büyütüyor, onu seviyorum. bazen çocukla çocuk olabiliyor, burada çocuk ben oluyorum bu yüzden onu seviyorum. hiç dinlemediğim şarkıları onun ağzından duyuyorum, bana şarkılar söylemesini seviyorum. yalan söylemiyor. değişmiyor. değiştirmiyor. elimi tuttuğunda kendimi güvende hissediyorum; bazen kırmızı ışıklara bakmadan geçtiğim bile oluyor. beni öptüğünde dünya dursun istiyorum. o öpücüğün üstüne hiçbir şey yaşanmasın, gereksiz bir şey konuşulmasın istiyorum. beni öpmesini seviyorum. bugün hangi renk oje sürmüşsün deyip ellerimi ellerinin arasına almasını seviyorum. bana bakmasını, nadir de olsa gözlerimin içine bakabilmesini seviyorum. benden önce annesini, kardeşini sevdiği için seviyorum onu. abime benzemesini seviyorum. komik olduğu için, içten güldüğü için. çoğu kez seviyorum. uyumadan önce, yemek yerken, ders çalışırken, en sevdiğim şarkıda, en güzel filmlerde seviyorum. kırmızı ojemi sürerken, topuklu ayakkabılarımın üzerinde +1 saat daha durabildiğim zamanlarda seviyorum; bu da sevgilim içindi diyebilmek için! ona trip atabildiğim için çok şanslıyım, bunlara katlandığı için seviyorum. regl dönemlerimde beni takmadığı için. yürümeyi sevdiği için, beklentilerimiz aynı olduğu için seviyorum o koca adamı.
künefe gibi
çikolata gibi
badem gibi
makaron gibi
greyfurt suyu gibi
karamelli dondurma gibi
pilav üstü kuru gibi
semizotu gibi
enginar gibi
seviyorum.



11 Mayıs 2012 Cuma

Gidebilir miyim sorusu ne zaman izin istemekten uzaklaşır


Dolduramadığım boşluklar var her zamanki gibi bugün de. Yeri dolmayan insanlar, sonu gelmeyen cümleler. Bugün biraz daha çektim kendimi herkesten, sustum. Bir ara sadece dinledim, ne dediklerinden çok nasıl dediklerine odaklandım. Sanki söylediklerine inanmıyor gibiydiler, ağzından çıkanları kulakları duymuyordu kimsenin.

Sözcükler yaşamak değildi onlar için, yaşıyormuş gibi yapmaktı. 
Sözcükler sevdiğini söylemekti onlar için yoksa sevdiğinden değil kimsenin.

Çoğu yabancı. Kimse ne dediğimi önemsemiyor. Herkes cümlelere dikkat ediyor, ağızlarından çıkan her şeye inanmamı da bekliyorlar üstelik. İstedikleri yerlere virgül atıyorlar sırf devamını merak edelim diye; hiçbir kural tanımadan, anlam bozulur mu bozulmaz mı bakmadan.

Kim bir yabancının dediğine inanır oysa? Belki diğer bir yabancı inanır. Böyle zamanlarda keşke yabancı olsaydım en yakınımdakilere diyorum; inanıyormuş gibi görünmekten çok inanmak istediğimden.

Boşluklarım dolsun istiyorum.
İnanın ben de çok yoruluyorum bu sonu gelmeyen düşüncelerden, düşünmekten ve düşünmenin bana zarar verdiğine gün geçtikçe inanmaktan. 
İnanmayı sorguluyorum. İnandığım her şeyi sorguluyorum. 
Sevdim mi önceden, sevebilir miyim tekrar, güvenmek ne zaman zor olabilir ki, inanmak neden ağır geliyor, kaldıramadığımız şeyler en çok korktuklarımız mı yoksa beklentilerimiz mi...
Hiç dahil olmadığım bir hayat istiyorum. Beni hiç tanımayan insanlar. Tanımak diye bir kelimenin olmadığı bir dünya. Söylesenize, insanlar bu kadar iyi oynarken kim kimi çok iyi tanıyabilir? Biz ki kendimizi bile oyunun başında kandırırız; en iyi benim diye! 
Zamanım yok tanımaya. Heyecanım da kalmadı zaten.
Öylesine nefes almak diye bir şey var ya heh işte öyle bir şey. Arada bir nefesimi tutuyorum sırf dünyaya baş kaldırıyormuş gibi yapmak için. 

İnsanlar neden bu kadar yorucu?
Yoruldum.
Yorulduğumu kabul ettim ya, yoruldum ben dedim ya, bitmedi mi oyun hala?

Baştan başlayalım her şeye. Başladığımız hiçbir oyunda kural olmasın, bitirdiğimiz hiçbir oyunda galip olmasın. 
Taraf olmasın. 
Anlamak olmasın. 
Güvene gerek bile kalmasın.
Her gün azalan bir şeye en başında ihtiyaç duymasın kimse; güven mesela. 
Olmasın işte.

Keşke mektuplar olsaydı hala. Keşke mektup gönderen insanlar olsaydı hayatımda. Gün geçtikçe sararıp giden sayfaların üzerinde anlamını hiç yitirmeyen kelimeler. 
Beni güvene biraz daha inanmam için kandıran kelimeler.
Mektup, zamanında boşluklarını doldurmaya yararmış insanların. Aralarındaki boşlukları, kilometreleri, sorunların açtığı boşlukları, zihinsel boşlukları... Bazen de bedensel boşluklara dokunurmuş sararan sayfalar, kuruyup ölmeye yüz tutan vücutlara.
Bu yüzden her boşluk için yazdım kalemimle. Her boşluğuma seslendim, beni ben yaptığı için teşekkür ettim çoğu kez. Sevmeyi denedim en büyük kusurumu. Güvenmemek senin sorunun değil dedim defalarca mektupta kendime. Oyun böyle. Kurallar önceden belirlenmiş bir kere dedim, sen aldırma. Kandırma kendini herkesin aksine; güvenebilirim diye.

Kelimeler tehlikedir. 
Virgüller doğru kelimelerin arasında olmazsa ne merak kalır ne de gerçek anlamına yakın bir kelime. 
Bu yüzden gitmek istiyorum buralardan, burayı hatırlatan her şeyden kaçmak istiyorum. Bilmediğim bir şehir, anlamadığım bir dil. Küçücük pembe hayatıma kimsenin şüphelerini dahil etmek istemiyorum. Çünkü biliyorum her geçen gün karartıyor pembelerimi bu insanlar.
Bir pembe ne kadar yakın olursa siyaha o kadar uzaklaşır hissettirdiği duygudan; o kadar kandırır onu seven insanı.



29 Nisan 2012 Pazar

sabahın getirdiği nötr bu kadar olamazdı


Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, yapmak istediklerimiz, yapacaklarımızdan ibaret her şey.
Çevremizden, kendi içimizden sınırlıdır yap'malıklarımız.
Her insanın bir dinleyeni, her ilişkinin tek çok seveni, her kitabın hitap ettiği bir okuyucu kitlesi vardır.
İçine girdiğimiz her ortam bize bir şeyler verir. İyi ya da kötü.
İlişkiye başlamayı cesaret ettiğimiz her insanda bir 'ben buluruz. İyi ya da kötü yönümüzü ortaya çıkaran. Kimse ne sadece iyidir ne de sadece kötü. Her şeyi beraberinde taşır insan. Sadece zaman ve mekana göre gösterir istediğini.
Herkes eşit iyilikte ya da kötülükte benim penceremde. Öyle herkesin aksine dar, pembe, bulutların altında bir pencerem yok benim.
Adam öldüren de bir -baba.
Eve her gelişinde çocuğuna çikolata getiren de -baba.
Adam öldürmek iyi bir şey demiyorum. Aynı zamanda adam öldürdüğü için kimseyi de haklı bulmuyorum. Kim Allah'ın verdiği canı almaya cesaret edebilir ki? Bazen verilen sevgiyi öldürdüğümüz kesin ama bunun konumuzla ilgisi yok tabi.
Sadece öldürmeden önce ve öldürdükten sonra ki -baba'dan bahsediyorum. Ne kadar değişik ve zıt olduğundan.
Bir yazımda dengeden bahsetmiştim. bkz. Bir şeyler hiçbir şeyleri dengeliyor
Adam öldüren kadar kötüdür her gün çikolatasıyla gelen baba. Ve  aynı şekilde çikolatasıyla gelen baba kadar iyidir adam öldüren baba.
Hatasız kul olmaz dimi? Olmaz. Ama sürekli hata yapan kul da olmaz dimi? Kesinlikle.
Sonra öyle insanlarla tanışırız ki ondan önce ve ondan sonrası olur hayatımızın. İyi-kötü, kötü-iyi.
Cesaret edemeyiz cevaplamaya hangi 'ben daha iyiydi diye sorduğumuz soruları. Ondan sonrası daha mı iyiydi diyemeyiz, o gitmiştir ve bir daha olmayacak bir insanın yasını tutacak kadar uzun değil kimsenin ömrü. Ondan sonrası daha mı kötüydü diye de soramayız, hiç kimse insana kendisi kadar iyi gelemez çünkü.
Çıkış'ı keyfimize göre değil bu hayatın.
İstediğimizde gidemeyiz.
Sadece iyi yaşayabiliriz.
İyi yaşamayı deneyebiliriz.
'ben mi istedim sanki doğmayı!' diye annemize bağırdığımız gibi yapamayız hayata. O kadar büyük ve annecil ki içinde bulunduğumuz evren; ne istersek onu verir bize.
Sen mi istedin doğmayı; al sana tekrar bir doğuş! der evren. Her doğuş bir ölümün bir bitişin sonunda gerçekleşir ve kimse yeniden yeniden doğacak kadar güçlü ve cesaretli değildir.
Bir ömür geçmez mesela her insanla. Geçirdiğin ömür kötü de geçmez ama sınırlıdır onunla yapabileceğin şeyler, seni anlayacağı durumlar.
Bir ömür geçmez mesela kendinden çok diğerlerini düşünerek. İnsanın kendisi mutlu, içi huzurlu olmadıktan sonra kime ne kadar güven verebilir ki.



alfa Adam.


İnsan her şeye alışıyor biliyor musun. Bazen alışmaktan korksa da, alıştığını fark ettikçe önüne iki şık çıkıyor. Ya alıştığı için korkuyor; yapabileceklerinden, alışabileceklerinden ya da alışmaktan vazgeçiyor.
Paraya.
Açlığa.
Sevilmeyi sevmeye.
Adama.
Kadına.
Küsmeye.
Kavga etmeye.
Hepsine alışıyoruz.
Giderse ölürüm dediklerimizin gidişine bile.
Bir gün birine çok alışırsan, ondan hemen vazgeç, bırak gitsin. Bu yaptığın ilk doğru hareket olacak. Çünkü bırakmadığın her dakika yalanlarına ortak olacaksın ve onun senden vazgeçtiğini gördüğün her gün senden bir şeyler eksilecek. Zamanla sendeki o'nun eksildiğini görünce de 'bu muydu yani' diyeceksin o ölüp bittiğim adam. Bu şeye benziyor, filmlerde seks sonra çiftlerden birinin 'bu muydu yani' demesine. Soğuk ve eksik.
Bir gün birine çok alışırsan ve vazgeçemeyeceğini düşünürsen, ona vazgeçebileceğini göster. Bu yaptığın ikinci doğru hareket olacak. İçmekten, alışveriş yapmaktan. Mesela bir kız sırf diyeti için ölüp bittiği şerbetlerden uzak durabiliyorsa ölüp bittiği erkekten de uzak durabilir. Bu onun tatlıyı sevmediği anlamına gelmez.
ayrıcadiyeteihtiyacınvarkentatlıdanuzakduruyorsanbudaüçüncüdoğruhareketinolacak.
Bir gün birine alışıp, vazgeçemeyeceğini düşünür ve bunu ona gösteremezsen, unut gitsin. Yapma hiçbir şey.
Bu yapabileceğin son doğru şeydir. Yapmadığın gibi de düşünme.
Konu alışmak olunca ben sadece 4doğru şeyle sınırlandırabiliyorum. Çünkü en son birine alışmaktan korkmuştum; başıma geldi. Sonra da birinin yokluğuna alışmaktan korkmuştum; oldu. Önce yok oldu, sonra yok etti etkilerini.
Gidişler sessiz olsa da içimizde yaptığı gürültüyü anlatmanın imkanı olmaz.
Neyse sonuç olarak açlığa alışmak isteyenlerdenim.
Her pazartesi diyete başlayanlardanım, bu da bir alışkanlık. Başarısız da olsa.

19 Nisan 2012 Perşembe

Yanında sevgilisi içinde aşkı.


İnsan hayatına kimlerin girebileceğini tahmin edemiyor.
Tatlısını kiminle paylaşmak isteyebileceğini bilemiyor. kibenbukonudaçokseçiciyimdir.
Böyle şeyleri önceden tahmin edebilsek belki şu an bizi mutlu eden insanın hayatımıza girmemesi için her şeyi yapıyor olabilirdik. Ya da bizim için çok yanlış bir insanı, sırf çok çekici diye hayatımıza alıyor olabilirdik.
Kim bilir belkide o insanı çoktan hayatımızdan uzaklaştırmışızdır. Yargılarımızla.
Belki de henüz tanışmamışızdır.
Biz küçükken ingilizce öğretmenimize aşıktık. Bütün kızlar onunla evlenmeyi hayal ediyordu. O sınıfa girdiğinde kızların kadrajındaki bütün ışıklar sönüyor, etrafta pembe baloncuklar uçuşurken tütsüler yanmaya başlıyordu. Sanki bütün sınıfa değil de sadece 'bana/Esra'ya/Melis'e/Mehmet'e' gudmorning diyordu.
Mehmet. 
Bazen hayallerinde ingilizce öğretmenimizin olduğunu düşünüyorduk, çünkü bizi kıskanıyordu ondan. Öğle aralarında gazoz alıyordu ona, tostunu onunla yemek istiyordu falan filan.  Çok şaşırtmıştı bizi. Ya da bilmiyorum belkide biz çok ön yargılıydıkdıkdıkdık. 
Bir50 boyumuzla ilk defa o zaman bir erkeği kıskanmıştık.
İlk defa o zaman rüyamızda bir erkekle el ele tutuşmuştuk, belki biraz daha ilerisi hihhihi.
Sonra tabi okul bitti.
Sonra Twitter'a dadandık. Önce havalı olan birkaç kişiyi takip ettik, aklımıza havalı insanlar demişken aşık olduğumuz öğretmenlerimiz geldi.
Hemen tıkladık.
'follow'
O kadar fenomenin arasında tabi ki de şansı yoktu kıçı kırık bir ingilizce öğretmeninin.
Bir de baktık ki twit çalıyor. Heh. Al sana bir tık daha.
'unfollow'
İnsanlar uzaktan çekici geliyor. Bazen de itici. Zaten davulun sesi de uzaktan güzel gelir.
O çok çekiciydi. Ama uzaktan, gudmorning derken mesela.
Ben ki çok fazla ön yargılı bir insanım.
İnsanları tanıdıktan sonra ön yargılarını kaşıklayarak yiyen, hatta kepçeleyerek yutan bir insanım.
Bugün çok fazla konuşmadığımı fark ettim. Toplasanız belki de seksen cümle bile kurmamışımdır. Kendi tercihimdi; sessiz kalmak. Çünkü düşünmem gerekiyordu.
bukadarfazlainsanıniçindesessizkalıpdüşünmekçokzorbiriştivebenzorubaşardım.
Aileme baktım. Çekirdek olanına değil. Genişine. Baya XL bir ailem var. Say say bitmez.
Eğer bana seçme hakkı tanınsaydı birçoğu olmazdı etrafımda, ben de birçoğunun gereksiz cümlelerinden mahrum kalırdım.
Cümle deyip geçip küçümsemeyin; bazı cümleler insanı en derinine çeker, hayatını tamamen değiştirir. Şükür ki ben henüz öyle bir cümleyle tanışmadım. Belki sen bugün tanışmışsındır, belki gazetenin en gereksiz köşesinde belki arkadaşına sevgilisinin attığı mesajda.
...
Sonra yine ona geldim.
Onu düşündüm.
Onun cümlelerini. Ama hepsini. Bana söylediklerini, diğerlerine söylediklerini.
Eğer böyle bir şansım olsaydı, duygularımın ayarıyla oynayabilmek gibi, değiştirir miydim onları diye düşündüm? Midemden sesler geldi. Acıktığımdan değil büyük ihtimalle içimde uçan cinsten böceklerin kıpırtısıydı. Cevap basit. Hiçbir şeyi değiştirmezdim. Onda ön yargılarımı yıkıp, sonunu düşünmeden aşık olmama izin vermiştim. Ama belki biraz onun ayarlarıyla oynayabilirdim hatta bütün kızların iyiliğine kanında biraz odundan biraz öküzden olan çoğu erkeğin ayarıyla oynayabilirdim ama duygularımın hiçbir yerinde değişiklik yapmazdım.
Sonra yine kendime döndüm.
Onu düşündüm.
Ondaki yerimi.
Onun öyle bir seçeneği olsaydı. Yine beni seçer miydi.
...
Galiba başkalarına ait sorularımızın hiçbirine, hiçbir zaman, hiç kimseden cevap bulamayacağız.
Sorularımızla, tedirginliklerimizle, söyleyemediğimiz aşklarımızla ölüp gideceğiz.
Merak ediyorum kaç insanla kaç aşk öldü?
Bir insan ölürken içinde kaç insanla birlikte öldü.
Bu yüzden kendimi seviyorum. ,Sevmediğim bir insanla sırf 'mantık' bunu istiyor diye ölmeyeceğim için.










18 Nisan 2012 Çarşamba

Öte bir şey


Rüzgar.
Rüzgardan öte bir şey.
Fırtına gibi de değil.
Ortada bir şey işte.
Böyle havalarda sanki gökyüzünde, yeryüzünde insanlardan parçalar dolanıyor.
Renk renk. Soluk, mat renklerde.
Kırgınlıklar, kızgınlıklar.
Paylaşılamayan sevgiler, paylaşmaktan korktuğumuz cümleler.
Hayaller. Ama gerçekleşememiş olanları.
Bugün.
Ya da böyle günlerde.
Dışarıda yürüyen. Yüzüne rüzgar çarpan her insan, nasibini alıyor diğerlerinin parçalarından.
Bazen içinden geçiyorlar, bazen ortasında kalıyorlar.
Yoksa sabah mutlu uyanıp, dışarıda yürüdükten sonra evine mutsuz dönen insanın içinde bulunduğu ruh hali başka türlü açıklanamaz.
İnsan sevdiğini yarı yolda bırakamaz.
Sebebini açıklamadan gidemez, giderse peşinden gelecek olan sorulara kendini alıştırması gerekir. Kabullenmesi gerekir soruları. Ve veremediğimiz her cevap, içimize oturan öküzdür.
Nereye oturduğuna sen karar ver; kalbine mi beynine mi? Yoksa daha derine mi.
Bugün dışarı çıkmaya korkuyorum.
Herhangi birinin kararsızlığını üstüme almaktan korkuyorum.
Peşimden gelebilecek olmasından korkuyorum; cevapsız soruların.
Hayal kırıklığı.
Hayal kırıklığından öte bir şey.
Umutsuzluk gibi de değil.
Ortada bir şey işte.


10 Nisan 2012 Salı

Aslında bakınca böyle, böyle bakınca aslında öyle


Şimdi şöyle söyleyelim.
Bazı erkeklere aşık olmak hiç yakışmıyor. Böyle bir Ortaç'laşıyorlar, çirkinleşiyorlar. Dahası bir kızın merkezi olabileceklerine kendilerini çok iyi inandırıyorlar. ya da biz kızlar bu konuda çok iyiyiz. 
İstisnalar var tabi. Kim Nihat Altınkaya'nın evlendikten sonra çirkinleştiğini söyleyebilir ki? Kimse. Bilmiyorum belki Ortaç söyleyebilir. Belki Ajdar. Ama emin olun bunlarla sınırlı kalır.
Herkes ayrılıyor bu aralar. Bence bunun tek açıklaması mevsim. Yani ilkbahar bile olması gerektiği gibi değilken sonbahardan kalma bir ilişki ne kadar gerçekçi olabilir ki?
Siz siz olun gelmeyin böyle mevsimlere. Kocalarınızı, sevgililerinizi bırakmayın he.
Her gün sarı tişörtlü çocuklar görüyoruz. Saçları dağınık, kendisiyle ilgilenmemiş gibi görünen ama evden çıkmadan önce aynaya seksen kere baktıklarından emin olduğumuz erkekler. Biz kızlar. Ya da ben. Ve benim gibi birçok kız, yani zevk sahibi, çilekli sodalarımızı içerken onlara bakmaya devam ediyoruz.
Hayır.
Bakmak değil.
Göz gezdirmek olsun kelime. Bakmak çok uzun bir şey.
Yani bir erkeğin etrafında kafanız üç yüz altmış derece dönüyorsa sizin gözleriniz kendi yerinde dönüyor demektir, göz gezdirmiyorsunuz.
Ama inanın kızlar her Nihat Altınkaya'nın altında bir Sertaç Ortaç yatıyordur.
mantık hatası yaptığım cümlemi düzeltmem gerektiğini düşünüyorum.
Ama inanın kızlar her Nihat Altınkaya'nın içinde sevimli, küçücük, minik bir Serdar Ortaç vardır.
ne kadar düzelir ki içinde bu kadar zıtlık olan bir cümle.
Bazı kızlara da aşık olmak hiç yakışmıyor. Böyle bir topraktan değil inek çiftliğinden gelmişe dönüyorlar. Aşk kelimesi de onlara hiç yakışmıyor. Ama yapacak bir şey yok, onlar adını aşk koyuyor.
ETENŞIN PİLİZ!
Merkezinize aldığınız, alıyormuş gibi yaptığınız erkeklere dikkat edin.
Konuşmasını bilsin.
İlk aşkınıza benzesin. Babanıza belki abinize. benim ilk aşkım abim mesela. yerim onu.
Herkes gibi olan bir erkeği bulmak çok kolay, sarı tişörtse an itibariyle mağazalarda.
Susmasını bilsin.
Kızlar yeterince konuşmalarına izin vermeyen bir erkekle uzun süre yapamaz. Kızlar konuşur. Konuşur yani. Biz konuşuruz. Konuşuyoruz. Konuşacağız.
Gerçekleri görebilsin.
Sevdiğinizi anlayamayacak biri yakında sizi sevmeyi de bırakacaktır.
Ya da daha on dokuz yaşında olan birinden bunları mı öğğğrencem yea deyip gidebilirsin. Gittiğin gün de ölebilirsin. Aşkın ölüm de kokabilir gülüm ayrıca senin yaptığın gider hoşuma da gidebilir.
İleride kocam bana kekler yapsın temalı bir fotoğraf paylaştım, herkes bilsin yani.
Öptüm.




2 Nisan 2012 Pazartesi

Bir soru bir mesaj

 
    İhtiyaç duyduğum en nadir zamanlardan biriydi. Hayır. Hiç ihtiyaç duymuyordum.
Öylece çıkagelmişti.
Bir şey diyemedim, reddetmek aklımın ucundan bile geçmedi.
Zaten aşk reddedilemeyecek kadar az bulunan bir şeydi. Üzüyordu ama biliyorum mutlu da ediyordu.
Çok sıcaktı.
Gülüp eğlendiğim, alışveriş yaptığım bir gündü. Tek fark yemek yiyemiyordum. Midemde beni ayakta tutacak hiçbir şey yokken buna bir de hafif kıpırtılar eklendi.
Tekerrürden ibaret olan bir ilişkinin sonunda böyle canlı bir şeyle karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi.
Bir soru sordu.
Sıradan, basit bir soru.
Sorusu kadar basit olabilirdi.
Sorusu kadar genel olabilirdi.
Düşünmedim böyle bir şeyi. Zaten ben 23 saat kalori hesaplasam da geri kalan 1 saatte künefeyi düşünmeden yiyebiliyordum.
Kendisini hiç anlatmayan bir adam.
Karşısındaki ne yapar ne sever hiç merak etmeyen bir adam.
İstediği zaman arayan, istemediği zaman hayatından kolayca çıkarabilen bir adam.
Ağzından çıkacak her kelime için her cümle için nefesini tutmuş bir kız.
Ne yaptığını ne sevdiğini her şeyden çok merak eden bir kız.
İstediği zaman arayamayan, sıfatı ne olursa olsun onun hayatının bir köşesinde hep olmak isteyen bir kız.
     En sık ihtiyaç duyduğum zamanlardan biriydi. Evet. Çok ihtiyacım vardı.
Öylece çıkıp gitmişti.
Bir şey diyemedim, itiraz edecek zaman bile tanınmamıştı.
Zaten insan en çok sorularına cevap bulamayınca, duygularının karşılığına alamayınca kırılır, yıpranır.
Çok soğuktu.
Her gün yağmur yağıyordu.
İnsanlar yabancıydı, duygular farklıydı. Aşkı yatakta yaşayanlar ne anlardı ki benim bir sesin etkisinden ne kadar yoğun duygular yaşayabileceğimi?
Soru, cevap. Hepsini kendi kendime halletmeyi deniyordum. Sorular bende, cevaplar onda olmasına rağmen.
Bir mesaj attı.
Çok güçlü, üzerimdeki bütün yorgunluğu kırgınlığı alan bir mesaj.
Sesi kadar önemliydi.
Gidişini unutturacak kadar özlem doluydu.
Kendisini giderek anlatmaya başlayan bir adam.
Sorular sormaya başlayan bir adam.
En azında tatlıyı çok sevdiğimi öğrenecek kadar benimle ilgilenen bir adam.
Aramak istediği zamanların giderek arttığını bana gösteren, hissettiren.
    Sevdiğini söyleyebilmek, sevmekten daha önemli. Sevdiğini söyleyebilen bir sevgilim var. Sevmek, sevmeye çalışmaktan o kadar kolay ki ne dese sevebiliyorum, ne yapsa sevebiliyorum. Zaman azaltır diyorlar. Neyi azaltıyor merak ediyorum bu günlerde. Beraber gülebilmeyi mi, saatlerce sıkılmadan birlikte olmayı mı? Yoksa sevgiyi mi? Ya da insanların azalıyor dedikleri şey fayda mı, birbirlerinden faydalanabildikleri gün sayısı mı?
    Çok değil.
    Bir paket çikolata.
    Bir de hiç bırakmadığın kalemin olsun yanında sevgilim. Gör bak azalan hiçbir şey olmayacak.



1 Nisan 2012 Pazar

Cumartesiden sonra pazar


İstersen istiyor.
Seversen seviyor.
Özlersen özlüyor.
Pazar sabahı neden bu kadar güzel. Pazarı güzel yapan ne. 
Pazar sabahını güzelleştiren dünden kalan kesitler, sabah duyulan onun sesi olabilir.
Yoksa hiçbir pazar çekilir bir dert değildir.
Şimdi her kötü şeyi olumlu bir şeymiş gibi düşünenleri, her şerde bir hayır vardır diyenleri, tatlısı bitince delirip sapıtmayanları çok iyi anlıyorum. Bence zaten başlarına gelebilecek en güzel şey gelmiştir, aşık olmuşlardır. Diğerleri hep ayrıntı.
Seven insan çok da takılmıyor havanın yağmurlu olmasına.
Seven insan çok da umursamıyor yan odadakilerin neden tartıştığını.
Bir şarkı açıyor, dalıyor hayallere insan. Hayal kadrosu iki kişilik. Bir o bir de kendisi. Gerçek kadro ise öyle değil. Gerçek kadronun içinde bir sürü kötü insan var, ayrılık var, insanların birbirinden ayrılması var, aşk yok. Gürültü, hakaret, gri tonları var gerçek kadroda. Gerçek var. Hayal olamayacak kadar gerçek. Bu yüzden hayal kadrosundayız ya. 
Bir şarkı açıyor, dalıyor hayallere insan. Öyle mutlu oluyor çünkü.
Her şarkıyı ona söylüyor, her sözü ona yazıyor.
Alışmak güzel şey, alıştığın aşk olunca.
Onun aşkı olunca.
Yanında yokken bile o varmış gibi yaşamak, onun olamayacağı bir kadroyu düşünememek. Rolü ondan başkasıyla paylaşamayacağını bilmek. 
Çikolatasız sadece birkaç gün geçirebileceğinden emin olmak kadar kesin.




21 Mart 2012 Çarşamba

Şimdi


Sonra müzik başladı. Çok sessizdi.
Kelimeler sanki harf harf çıkıyordu dudaklarının arasından.
Birbirini seven iki insanın kopmasıydı, uzaklaşmasıydı bu cümleler. Müzik bile dokunamıyordu cümlelere, biten bizlere. Her cümle bir soru demekti. Her bitsin deyiş bitmesini gerektiren sebep neydi sorusuydu. Saçma sapan, şımarıklık olamazdı. Sıradanlık olamazdı.
Gidemedikleri bütün benliklerini toplamış, biriktirmiş bir anda kaçırmışlardı birbirlerinden. 
Basit olan şeyler konuşarak, anlaşılarak bitebilir.
Basit bir şey değildi ki. Basit bir şey gibi asla görmemişti zaten.
Aşkı zaman öldürebilir mi? 
Biter mi dersin, geçer mi her yeni bir günde daha az acıtarak?
O kadar sessizleşmiş ki bittiğini anlamadım şarkının.
Sen de o kadar aynı cümleleri söyledin ki üst üste....bittiğini anlamamışım gözümde büyüttüğüm bizin.

20 Mart 2012 Salı

Ben pembe rujumu taşırırken


Benim küçükken de pembe rujlarım vardı ama o zaman doğru düzgün süremiyordum dudağıma. Bazen sadece alt dudağıma sürüyordum, bazen burnuma kadar uzuyordu rujun izi bazen de bütün dişlerim pembe oluyordu. Bir de benim hiç çürük dişim olmadı bütün arkadaşlarımın aksine.
Kırmızı ojelerim vardı. Küçücük tırnaklarımın neresine sürüyordum bilmiyorum ama yarım yamalak sürüyordum onları yine de büyük azimle. Kuzenim kandırmıştı beni sürekli oje süren küçük kızların tırnakları kökünden kopuyormuş diye. Çokta tın. Aşıktım onlara, bugün gibi. Yatağımın üstüne kaç kere kırmızı oje döktüğümü bilirim. Bilerek değil ama gerçekten. Yanlışlıkla oluyordu. Sonra annem odamın önünden geçerken görmesin diye kırmızı ojenin üstüne un dökmüştüm. Bence çok mantıklı.
En güzel barbieler benimdi. En güzel tencereler. En güzel altına çişini yapabilen bebekler.
Her güneşli yağmurda gök kuşağının başladığı yeri bulma hayalim vardı benim. Onu bulabilmek uğruna Rosalinda'nın tekrarını kaçırmıştım.O zamanlar hiç takılmadan 'fernando jose altamiano del castro' demek çok havalı bir şeydi ve ben gerçekten çok havalıydım.
Babaannemin topuklu ayakkabılarını giydiğimde kendimi genç kız gibi hissediyordum. Boyum bir40tı, ağzım süt kokuyordu ama o ayakkabılarla 18liktim.
Bütün doğum günlerim kutlandı.
Sayamayacağım kadar fotoğrafım var.
Çok çirkin olduğum dönemlerim var mesela. Böyle saçım erkek gibi. Ön dişlerim yok. Fareler yemiş öyle deyip kandırıyorlar beni.
Aylık dergilerim vardı. Şimdi yok ama o zamanlar barbie dergileri oluyordu. Yani derginin adı 'Barbie' ydi. Müjdat abi sağ olsun, almayı unutsam bile ayırırdı. Çünkü ben sadık bir dergi abonesiydim.
Sabahları kahvaltımı yaptıktan sonra annemden gizli gizli diş macunumu yerdim. Kırmızıydı, çilekliydi. Çok güzeldi tadı! 
Aha.
Atilla Taş'a aşıktım. Çok karizmatikti.
Herkes gibi kapının ziline basmaz 'aaaaaaaaaaaağnneeeeeeeeeeeğ' diye bağırır bütün mahallede duyulurdu sesim. Kızıyordum anneme çünkü bütün yaşıtlarım dereye girip kurbağalı lağımlı suda yüzebiliyordu. Ama ben! Bahçenin kapısından bakıyordum onlara.
Bir dönem odamın duvarlarında posterler vardı.
Gel zaman git zaman Blue grubundaki Lee'ye aşık oldum ve zamanla anladım ki sarışın erkeklerin kedilerden farkı yoktu ve ben kedilerden nefret ederim.
Bu şarkıyı dinlediğim dönemler oldu.
İnsanlar tanımaya başladım.
Aşık oldum.
Aşık olduğum çocuktan ayrıldım.
Aşık olduğum çocuğu özledim.
Aşık olduğum çocuk öküzün tekiydi. Ox'um dedim bir dönem ona. Salak sınıf arkadaşım sınıfın duvarını delmişti. Biz de akıl bedava deyip öküzcüğümle dersteyken sınıftan sınıfa kağıtlaşmıştık. Çok romantikti.
O da büyüdü şimdi. Koca adam oldu.
Lise geldi.
Lise 4yıldı.
2si güzel 2si berbattı.
Sonra herkesin yediği şeyleri yedim; kaşarlı tost gibi dost kazığı gibi.
Daha dün okulun ilk günüydü ama bugün fark ettim ki bu dönemin de sonuna yaklaşıyorum. Bir eksik bir fazla ne fark eder.
Bugün de pembe rujum var. Kırmızı ojem de var.
Bugün pembe rujumu dudaklarıma tam olarak sürebiliyorum ve kırmızı ojelerim tırnaklarımdayken küçük bir çocuğun elini yansıtmıyor.
Çocukluğumda filmlerdeki aşkların baş rol oyuncusu ben olurdum. Yani en güzel kız. En çok sevilen kız. Dudağına pembe ruju en çok yakışan kız. Bugün kendi hayatımdaki aşkın bile baş rolü olamadım. Belki de olmak istemedim onu da bilmiyorum ya.
İnsanlara gerek duymuyorum mesela. Herkesle iyi anlaşmaya çalışmıyorum. Biri hayatımdaysa, merkezime almıyorum. Okulda birçok yüz var. Kendimde birçok yüz var. Herkesin birçok yüzü var ve ben bir tanesini bile tanımak için çaba sarf etmiyorum.
Bugün fernando jose altamiano del castro demek hiç havalı değil. Atilla Taş'sa kronun önde gideni.
Çok sevdiğim gülüşüm var dişlerimin beyaz olmamasına inat. Kimseden saklamadığım düşüncelerim.
Başladığı yeri merak ettiğim hiçbir gök kuşağı yok ve dünya hiçbir aşkın etrafında dönmüyor.



19 Mart 2012 Pazartesi

daha on dokuz











http://fizy.com/#s/1d5ihd 


Bugün de sesini duymadım.
Yarın da seni göremeyeceğim.
Belki hiç aklımdan çıkmayacaksın.
Sana karşı hep kırılgan oldum. nedenbilmem.
İçimde hala sana kızgın bir parçam var.
Beş gün sonra da kimse senin gibi olmayacak.
Dün de zaten konuşmadık.
Hani her zaman yanımda olacaktın? Hiç sıkılmayacaktın?
Aklına o günden beri ne kadar geldim merak ediyorum.
seni seviyorum.
özlüyorum.
hala kızıyorum.
Yarın pazartesi.
erken uyudun mu? telefonda fazla kalma geceleri.
Bak bana. Ben uyuyamıyorum, saat kaç oldu hala bilgisayarın başındayım.
mesajlarını sildim. profiline bakmadım. yine karnım acıktı.
Kabul et.
Sayfa on dokuz, çok acımasızdı.
Çok şey birikecek birlikte değilken. Sana anlatamadığım bir sürü saçma şey olacak hayatımda. Yine yürürken bir yerlere çarpıp seksen dakika sessiz kalırım herhalde.
Her gün doğru olan buydu diyorum kendi kendime.
doğru olan buydu
doğru olan buydu
doğru olan buydu
Kendimi mi kandırıyorum sence? Yoksa sen de benim gibi mi düşünüyorsun ya da sen de benim gibi kendini mi kandırıyorsun?
Geçer mi dersin?
Geçti mi sende? Yoksa seni hiç acıtmadı mı?
Yarın pazartesi.
Unutmadan... bence hiçbir şey sıradan değildi, çünkü sen sıradan bir adam değildin. Haklısın. Sana göre sıkıcıydı, çünkü ben herhangi biriydim. seniniçin.





17 Mart 2012 Cumartesi

So sick and tired


Her zaman mutlu olamazsın.
Her zaman gülemezsin.
Bazen etrafındakilerin aksine sen her gün aynı şeyi yapabilirsin. Bu şunun gibi bir şey. Her gün aynı saatte kalkıp kahvaltını yapıp, dişlerini fırçaladıktan sonra işine gitmen gibi bir şey. Her gün aynı insana sevgilim demek gibi bir şey.
Normal olan her gün arkadaşlarınla eğlenmen değil.
Normal olan sevgilinle her gün inanılmaz değişik şeyler yapman değil.
Normal olan bir gün sırf değişiklik olsun diye birinin hayatından ben sıkıldım diyerek çıkmak hiç değil.
Normal olan evlendikten sonra her gün aynı insanı görmekten sıkılmak da değil.
yaptıklarımıza
seçimlerimize
insanların değişebileceğini kabullenmemize
cumartesilere
kendimizde hata aramamıza
vakit kayıplarına
kızıyorum bugün
sen de onlardan birisin işte
Zaten bazı ilişkiler bittikten sonra konuşmaya değenler ve bahsedilmesi bile saçma olanlar olarak ikiye ayrılır. Her şeyin sıradan olduğunu söyleyen bir adamla yaşanan ilişkinin hangisine girdiğine siz karar verin.
Sınırsız bahanesi olabilecek bir insanı hayatınıza alırken 2kere değil 80kere düşünmeniz gerekiyor.
Çok şey kaybetmişiz birlikteyken. En basitinden boşuna radyasyon yemişiz her gece her sabah. Şimdi düşünüyorum da neden hala keşke seni tanımamış olsaydım diyemiyordum diğerlerinin aksine biliyor musun? Çünkü sen ne istediğini bilen biriydin. En azından öyle düşünüyordum tersini göstermediğin söylemediğin sürece.
Benim için artık peynirsiz künefe gibisin.
Bugün kendine bir sevgili yap. Yarın onunla amuda kalkın. Pazartesi işten istifanı al. Git iki gün önce tanıştığın kıza evlenme teklifi et. Aynı gün içinde hem balık ye hem de kazandibi ye benim için. Sonra. Ertesi gün evlenin. Sonra. Etrafına bak. Bir sürü kız var henüz keşfedilmemiş. Henüz etkileyemediğin bir sürü kız. Sana inanmak için bekleyebilecek tonlarca gerizekalı. Düşün. Ne işin var ki her gün aynı şeyleri paylaştığın bir kızla. Ama aklını kullan. Sen ayrılma, suçlu olma. Hissettir ona. Basit olduğunu düşündür kendisine. Bir yazı yaz en basitinden, göster ona ondan ne kadar sıkıldığını. Ayrılsın senden. Evliliği basite indirge. Bak ne çok ekşın yaşadın bir kızla. Korkma her gününe yetecek kadar kız var etrafında. Sen iste yeter ki.
Eminim aralarından az da olsa gururu olan biri çıkar ve bir ilk yapıp geri dönmez sana.




3 Mart 2012 Cumartesi

maskeli aşkım


Eğer mor atlı kırmızı papyonlu prensim gelseydi şu an Twitter'da tanımadığım birçok insana, sevgilime, eski sevgilime, sevgilimin eski sevgililerine takıldığı kızlara, salak kızlara, saçma sapan bir sürü insana mesaj veriyor olmaz; mor atımızı kırmızı puanlar çizip boyuyor olurdum.

Eğer mor atlı kırmızı papyonlu prensim gelseydi hep masallarda kalırdım. -mışlar -mişler kullanırdım. Kötülerle savaşırdım sonra hep yenerdim onları, sonuçta ben iyiyim. Bazen çok iyi biriyim.. Belki Bambi benim evcil hayvanım olurdu. Kırmızı papyonlu mor atlı prensim atını gezdirirken, kaçıp giderdim Herkül'e. Ayaküstü tanışırdım. Belki yemeğe davet ederdim, bir öğle vakti. Rapunzel'e saçı dışında konuşulacak hiçbir şeyi olmadığını söylerdim ki saçı bile kötü. Sarı bir kere.
Hansel ve Gratel'in peşine Tazmanya'yı takardım. Oh mis. Benim olurdu evleri.
olabilirdi yani.

Mor atlı kırmızı papyonlu aşkım maalesef ki yok. Zaten olsaydı da hayallerimdeki gibi olamazdı, ben de masallardaki gibi olamazdım. Masal okuyacak yaşı çoktan geçtim, masallarını dinleyecek insanlara da tahammülüm kalmadı.
Masallardaki gibi güzel bitmiyor içinde bulunduğum yaşam, her zaman güneş yok tepede ve kar bazen fazla kalıyor yerde. Yenildiğim insanlar var. Duygular. Hatta kendime bile yeniliyorum bazen. Zaten annem evde ceylan beslememe mümkün değil izin vermez. Seksen kilometre uzunluğunda saçlarım olmadığı için de mutluyum. Burada kimse birbirinden memnun değil. Elimizdekinin, yanımızdakinin kıymetini bilmiyoruz. O bizim olsun ama diğeri de bizim olsun istiyoruz. Bazen her şeyin aynı olduğunu düşünüyoruz. Değiştirelim derken bitiriyoruz. Ve sanmakla kalıyoruz.
Demek ki neymiş masaldan bir karakter çıkmazmış.
Herkesin hayal olduğunu sandığı aslında yaşanması gereken karakteri takdim ediyorum sizlere.
Superman.
V for vendetta.
Recep İvedik.
cıks.
Bence Batman kostümde oldukça başarılı. Ben kız olduğum halde öyle giyinmeyi cesaret edemem. Ayrıca çok seksi. hihi. Kostüm için 3puan, kaslara 1puan, güce 5puan, maske içinse 1puan vererek onu kırmızı papyon takmaya davet ediyorum.
Belki içinde bulunduğumuz yeri birlikteyken daha güzel yaşarız. Maskesini sadece bana açar. Seksi taytını da giymekten vazgeçer.
Ben de çırpar çırpar ona  kek yaparım.
öptüm.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Kahvesi türk falı


Bugün bir türk kahvesi içti dünya. Falına baktım. Telvenin fazlalığından mıdır yoksa insanların kalabalıklığından mı nedir bilmiyorum ama içi kabarmış.
Dalgalar, rüzgarlar, gelgitler... Hayal kırıklıkları, tutkular, kopamayışlar...
Yolları var birbirini seven aşıkların. Önlerinde koca bir yol var, beraber yürümeyi her şeyden çok istedikleri uzun bir yol. Sonunu bilmeseler de istiyorlar.
Denemeyi, görmeyi, yaşamayı. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi.
Gözyaşı var.
Yolun sonunda mı dökülüyor bu yaşlar yoksa yola başlamadan önce döktükleri yaşlar mı gözlerinden akanlar? Herhalde en kötüsü başında da sonunda da yaş dökenler olsa gerek.
Fazla gürültü var etrafta.
İnsanlar konuşuyor, ağlıyor, hakaret ediyor, bağırıyor, tartışıyor. Ama aynı zamanda da seviyor, gülüyor, bağlanıyorlar.
Zaten her şeyin mükemmel olduğu ne bir dünya ne bir ilişki ne de dostluk olabilir. Yani kimse içtiği kahvesi zararsız olsun diye sırf su içmez.
Dünya için düşünürsek, mükemmel bir dünya yani, ne kadar gelişmiş olabilirdi ki? Hangi ilişki zorluğu tatmadan ileriye sağlam temeller atabilir ya da sürekli birbirine 'aynen' diyen insanlar ne kadar birbirine bir şeyler katar da ilişkilerine 'dostluk' adını verebilir?
Tam olarak anlamını bilmediğimiz şeyleri ne kadar savunabiliriz?
Görünce heyecanlanmadığın, elini tuttuğunda bırakmak istediğin birine ne kadar katlanabilirsin. Ben bir dakika katlanmam. Çok sevdiğin birinden ne kadar uzakta durabilirsin? Kaybetmeyi göze alamadığın insanı neden üzersin ya da ilişkinde heyecan olsun diye neden farklılık istersin ki? Farklılıklar, değişiklikler kahveye sonradan atılan şeker gibidir, hep bir eğretilik. Kahvenin tadını değiştirmez, suda erir gider. Ya fazla gelir ya da tekrar ihtiyacın olur.
Kahvesini şekerli içen biri ne kadar tek düze yaşamaya devam edebilir?
Kahvesini şekersiz içen biri ne kadar insanların zayıflıklarına tahammül edebilir?
Ne yazık ki hiçbir şey fincanda görüldüğü kadar değil. Ne yazık ki hiçbir şey görmek istediğimiz gibi de değil.

22 Şubat 2012 Çarşamba

bir eski bir yeni


Bir gün ikinci el bir kitap alırım. Sonra sayfaları çevirdikçe başka biriyle ya da birden fazla insanla o kitabı aynı anda okuduğumu fark ederim.
Elli sekizinci sayfada kahve lekesi görürüm. Hafif buruşmuş bir sayfa. Çok da severim. Sekseninci sayfasında bir not bulurum. Birkaç yıl daha silinmeyecek bir yazı belki de, bilmiyorum. O nottan sonra hayatım değişir. Belki sevgilimi öyle nedensiz bir şekilde bırakırım, istifa ederim işimden, hiç bilmediğim bir şehre tanımadığım insanların içine giderim. Yaşamayı denerim. Yüzümdeki herkese verdiğim tebessümü keserim.
Sanki olması gereken her şeyi tamamlamışım gibi kitaba kaldığım yerden devam ederim. Aslında değişen bir şey yoktur. Yani yine birileri vardır aynı anda benimle o kitabı okuyan ama benim etrafımdaki birileri eksiktir.
Büyük ihtimalle bırakırım kitabı. Okumayı.
Müzik dinlerim. Bir şarkı çalar, eski demeyi beceremediğim sevgilim gelir aklıma. Ağlarım. Yüksek sesle hemde. Belki günlerce odamdan çıkmam. Kimseyle konuşmam. Konuşacak kimsem de yoktur zaten o yeni şehirde.
...
Yine vazgeçtim ikinci el kitap almaktan, alışkanlıklarımdan uzaklaşmaktan.
*vazgeçtimyazanyerikorktumdiyeokuyacaksın.
Bunun yerine tek başıma kitabımı okumaya devam ediyorum. Kimsenin anısı olmasın istiyorum. Beni etkileyecek hiçbir not, söz görmek istemiyorum. Kendimi tanıyorum her şeyden önce ben her şeyden etkilenen bir insanım. Beni çok kolay üzebilirsin mesela. Tabii çok kolay mutlu da edebilirsin. Bu şehirden de gitmek istemiyorum. Sevgilimi bırakacak bir neden ya da ona eski dememi gerektirecek hiçbir not bulmak istemiyorum.
...
Bu yüzden kimsenin geçmişi olmasın istiyorum hayatımda ve geleceğimde. Ne yarım kalmış bir aşk ne de bitmemiş bir hikaye.

18 Şubat 2012 Cumartesi

bir şeyler hiçbir şeyleri dengeliyor


Yaşamımızdan küçük şeyleri sorun haline getirip, kendimize hediye paketi halinde sunup küçücük bedenlerimizi yoruyoruz. Düşünmeden duramıyoruz. Sanki dünyayı biz kurtaracakmış gibi saçma sapan hareketlerimiz var. Çok küçük detayları bile günlerce düşündüğümü hatırlıyorum ben. Abartmıyorum. Onu düşündüğümü fark edip uyandığım sabahlar, onu düşünmemeyi deneyerek uyumaya çalıştığım geceleri biliyorum. Gerçi hala öyle. 

Sanki dünyadaki bütün tatlıları toplatmışlar da bir daha asla yiyemeyeceğim. Hatta en son tatlıdan uzak durmaya çalıştığımı hatırlayınca kendime kızacakmışım gibigibigibi.

Bazen diğerlerini kendimizden daha çok düşündüğümüzü söyleriz bir diğerlerine ama bir türlü kabul etmeyiz aslında kendimizi herkesten fazla düşündüğümüzü. Her şeyin dengesi olduğunu düşünüyorum ben. Yani dünyada ne kadar iyi insan varsa bir o kadarda kötü insanlar var. Birini ne kadar seversek o kadar bizden uzaklaşıyor. Ben ne kadar aç gözlülük yapıp kendimi patlayana kadar doyurursam, bir başkası -yeri fark etmez. belki yan komşum belki de benden kilometrelerce uzakta biri- benim aksime açlıktan ölüyor. Benim onu sevdiğim kadar, beni bir başkası seviyor. Ya da benim onu sevdiğim kadar o da bir başkasını seviyor, bu da olabilir. Her şey olabilir. 
Yorulduğumu hissettiğim anlar oluyor. Üşendiğim zamanlar oluyor. Bıktığım, usandığım günler oluyor. Hepsi hayatımdan birilerini götürüp yerine bir başkasını getiriyor. Bu da bir denge. Şimdi hayatımdan kim isteyerek gitse, yerine bir o kadar isteyip gelecek insan olacak.
Her şey dönüşümlü.
Her şey karşılıklı.
Ne yazık ki hepsi de sabır gerektiriyor.

Kendi kuruntularım, takıntılarım, aşklarım, hayal kırıklıklarım.... Hepsine karşılık gelen sevinçlerim, mutluluklarım ve tabii aşklarım da var.
Bugün ne olursa olsun. Neye kızarsam kızayım, içimden 10a kadar sayıp bekledim. Çünkü biliyorum vücudum ne kadar bir anda kasılsa da, hemen gevşeyecekti. bkz.dengelerdenbahsettim 

15 Şubat 2012 Çarşamba

bir kez daha sevgilim dedim


Bugün bir arkadaşım sevgilisiyle etiketlemiş kendisini. İsminin sonuna da 'm' getirmiş, sahiplenmiş onu. Kötü oldum. Ben de seninle herhangi bir yerlerde olabilirdim. Sen de beni sahiplenebilirdin. Olmadı işte. Olmayacak. Neden böyle olmak zorunda? Neden seni hala seviyorum? Özlüyorum bir de. Hiçbir derdim yokmuş gibi bir de seni özlüyorum.
Senin bildiğini ben de biliyorum. Bunu bilecek kadar tanıdım seni.Aynı zamanda sevdim. Hiç kimsenin senin gibi olmayacağını biliyorum. Kimse senin gibi elimi tutmayacak. Belki de kimse sebepsiz sevmeyecek. Belki o gün çok güzel giyindiğim için benden etkilenecek, belki derslerimde iyiyim diye, belki arkadaşının arkadaşıyım diye, belki onu güldürebiliyorum diye. Hepsinin bir sebebi olacak. Benimse hiçbiriyle ilgilenmem için bir sebep olmaz. Olamaz. Çünkü hepsinde bir sıradanlık. Belki ben seni gözümde büyütüyorum diye düşünmeyi o kadar çok isterdim ki.
Neredesin?
Ne yapıyorsun?
Beni düşünüyor musun?
Sevgilin oldu mu, benden sonra kiminle görüştün? Daha çok yeni, görüşme kimseyle. Biliyorum çok yoğunsun sen ama o yoğunlukta diğerlerine vakit ayırabiliyor musun? Ya da ben varken yapamadığın şeyleri yapmaya başladın mı? Galiba başlamışsın. Merak ediyorum ki bilirsin seninle ilgili her şeyi merak ederim ben, tekrar alışkanlıklarını da yapmaya başladın mı? Galiba buna da başlamışsın.
şimdi ben de senin eski sevgilinim. sorun yaptığım şeyleri teknik olarak şimdi üstüme alınmam gerekiyor ama bunu yapacak cesareti bile kendimde bulamıyorum. 
İsmimi senin ağzından duymayı da özledim. Kimse senin gibi öylesine irem demiyor bana. İstedikleri yere gitmek için, beraber takılmak için, bir şeyler içmek için, sevgilisi olmam için irem diyorlar.
Yine uyuyamıyorum.
Sürekli düşünüyorum. Beraber geçirdiğimiz son günü hatırlıyorum sürekli. Bazen silik silik hatırladığımı fark edip ağlıyorum, kendime kızıyorum. Bunu da mı unutur insan, diye. Onu da beceremiyorum. Yani kendime kızmayı. Sen bile daha güzel kızıyordun bana...
Aklım çok karışık. Sensiz çok mutsuzum. Öğrenmem gereken tek şey bu. Sensizken mutlu olmak. Bunu da yapabilir miyim, öyle mi dersin? Seni de istemiyorum ama. Gelmeyeceğini biliyorum ama zaten gelmeni de istemiyorum. Dediğin gibi; yürütemiyoruz biz. Olmuyor yani.
Neyse.
İnanmayacaksın ama iştahım da kesildi. Kaç gündür tatlı yemiyorum.. Durum o kadar vahim yani.
Zeki insanlarla tanışmak istemiyorum. Hepsinde senden bir şeyler bulurum diye korkuyorum. Bazı filmleri hiç izlemiyorum bile. Bana o da böyle söylerdi ya da biz de böyleydik dememek için.
Bildiğin şeylerden...kitap okuyorum. Ama bu sıralar delirmiş gibi abarttım bunu. Gözlerim çok yanıyor ve kaşınıyor. Bu yüzden olabilir.
Bana attığın üçkısamesaj hala telefonumda. Bir şey istediğim yok. Okuyorsan sakın dön gibi algılama bu yazıyı. Zaten yine boktan yazıp, seni sıkmış bile olabilirim. Sadece bil. Hiçbir şey kolay değil. Düz yolda yürümek, sebepsiz gülmek, mutlu uyanmak, düşünmeden uyuyabilmek...hiçbiri kolay değil. Sadece saçma bir sebepten ağlayabilmeyi, dalıp gitmeyi kolay yapabiliyorum gittiğinden beri. Sana iyi geceler demiyorum, dediğinden beri. Bu iyi bir şey değil ama dimi?
Öyle görmezsem unuturum da diyemiyorum herkes gibi. Ben seni görmeden sevmiştim.  Zaten herkes gibi de sevmemiştim. Böyle bir adam olmasaydın inan çok kolay unuturdum.
Hak ver bana. Çok zor, biliyorsun.
Ama inan bana. Bir tek kötü söz söylemiyorum senin hakkında kimseye. Hatta inanmayacaksın ama anlatmıyorum bile kimseye seni uzun uzun.
Bir yazı yazmıştın. Ojelerini sürerken hatırla beni diye bitirmiştin yazıyı. Keşke sadece ojelerimi sürerken hatırlayabilsem seni, bilirsin işte daha kolay olabilirdi.
Beni unutmak zor olmayacaktır senin için. O yüzden arada bir hatırlasan da mutlu olurum ben. Zaten küçük mutluluklarım vardır benim. Sen de onlardan birisin işte. Sadece etkin büyük.
Şimdi sen çayını içmeye devam et sevgilim. Yazı yaz. Onlarla konuş. Yani seni ne mutlu ediyorsa onları yapmaya devam et. Ben de biraz daha seni özlemeye devam edeyim.
Bırak uğraşmayı, sen denemedin bile.
Ben de kendimi kişisel gelişim kitaplarına verdim, işe yarıyorlarmış.
Sen gibi olmazmış ama faydası varmış. Öyle diyorlar.
bir de ben yazılarımı herkesin senin aksine...üstüne alınman için yazıyorum.
Sen de telefon bekliyor musun benim gibi? Unut gitsin, bekleme. Ben de senden beklemeyeyim.
Biliyorsun, yürütemiyoruz.  Şu kelimeden de nefret ettim iyice.

14 Şubat 2012 Salı

mutlu noeller



İçinde bir nebze olsun ekşilik barındırmayan meyveleri sevmem. Arada bir limon yerim. tuzsuz. Sabahları greyfurt suyu içmeye bayılırım, sayısını bilmediğim kadar portakal yerim. Erken kalktıysam mutlaka kahvaltımı yaparım, geç kalktıysam da ara öğünle başlarım. Bugün de bunları yaptığım sıradan günlerden biri işte. Geç kalktım. Eğer arkadaşım arayıp uyandırmasaydı şu an hala uyuyor bile olabilirdim.

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

bkz.vikipedi


Sevgililer Günü'nün her yıl 14Şubat'ta kutlandığına kalben ve manen inanmıyorum. Şöyle oluyor ki eğer böyle bir gün varsa benim için bir kere oldu o da 21Temmuz. Zaten bu gün önemliyse, bir kere olması da mantıklı. Tıpkı bende olduğu gibi. Kökeni bizimle bağlı olmayan bir inanışa bağlı olduğuna göre zaten inanmamız çok da mantıklı olmazdı dimi? 
Her ne kadar inanmasam da ki hala inanmıyorum bunu okuyorsan herhalde sürprizine verdiğim karşılığı düşünüp atma diyebilirsin neyse ne diyordum? Heh. Her ne kadar inanmasam da 12cm olan sarı topukların üzerinde aralıksız yarım saat dans edebilmeyi başarmışken (düşmedim bile) çalmaya başlayan şarkıyla salona gelen koca çikolatanın beni çok çok çok çok çok mutlu ettiğini saklayacak değilim. Galiba fazlasıyla mutlu oldum. Usis derdi yüzünden düşünüp üzülmem gereken şeyi bile düşünmedim hatta üzülmedim. Şimdi geriye bir dersim kaldı ve kendimi üzülmem gereken konuya yoğunlaştıracakken tekrar beni mutlu etmeyi başaran arkadaşlarım olduğunu söylemeden edemem.


şimdi gelelim sana.
inan uzun uzun üzülemiyorum bile. böyle düşünmemiştim. böyle olacağını düşünmediğim bir şey değildi 'bitmesi' yani biterim, ölürüm sanmıştım ama ne mutlu sana ki olmadı öyle bir şey. belki sendeki rahatlıktan dolayı böyle de olmuş olabilirim. senin için rahattı, böyle istemiştin. Neden ben huzursuz olmalıydım? ben de istemeliydim ki artık ilk defa da olsa aynı şeyleri istiyoruz. Düşünmeme kararı aldım, galiba başardım. sadece alıştığım bir durumdu. aslında çok şanslısın. şu kısacık paragrafta bile kendimde anlatılacak sen bırakmamışsın. bu yüzden şanslısın. 


Bugün neler mi yapabilirsiniz. Bilmiyorum önünüze bir google açıp, alın elinize nutellanızı kaşıklayıp durun. Arada bir fizy'e geçin. Yeni insanlarla da tanışabilirsiniz. Bugün illa ki birileri bir hata yapıp birisine aşık olacaktır ki o kişi siz de olabilirsiniz. Ya da sevgilin varsa ve bugün senin için çok önemliyse onunla buluşup mıçmıç hareketlerde bulunup, bir sonraki günün de aslında bugün gibi bir gün olduğunu unutup saçmalayabilirsin. Belki bana kızabilirsin. Belki kendini haklı görüyor olabilirsin. Belki de sen de benim gibi önemsememeye başlamış bile olabilirsin. Çok yorgunum ve midemde henüz yeni yeni erimeye başlayan çikolatalar var. Bir de henüz seçemediğim türkçeII dersim.








12 Şubat 2012 Pazar

uyuyabilirdim ama olmaz, çünkü bu da planlıydı

Bazen susarken çok şey söylüyorum.
Kavga ediyorum. Bağırıyorum.
Kendi kendime konuşuyorum.
seninle. Onunla konuşuyorum. Bazen sizi bile konuşturuyorum.
Küsüyorum.
Duymuyorsunuz. Bazen 'evet' deseniz de unutuyorsunuz. En kötüsü de unuttuğunuzu bile fark etmiyorsunuz.
Sonra çok şey söylediğim zamanların çoğunda da susuyorum. Konuşuyorum ama öylesine. -muş gibi yapıyorum. Dinliyormuş, hak veriyormuş gibi...
Kelimeler de anlamlarından uzaklaştı iyice. Aslında iyi de değilim, ne kadar nasılsın dediğinizde iyiyim desem de. Belki iyiyimdir ama fark edemiyorumdur, bu da olabilir.
Sanki künefemin üstüne süt dökmüşler gibi. 



Bir de isteksizlik diye bir kelimeyi aldım kısıtlı konuşmalarıma. Ne zaman bir kelimeyi tam anlamıyla kullanacak olsam, aslında istemediğimi fark ediyorum. Bazen sadece alıştığımı düşünüyorum; yemeye, sevmeye, hissetmeye, söylemeye, kabul etmeye...
Kabul etmek istemediğim bir şeyi sırf karşımdakinin planları bozulmasın, üzülmesin diye kabul etmekten de sıkıldım. Bunu kabul etmemi bekleyenlerden de sıkıldım.

Gece yeterince uzun olacak ama bu bu kadar kısa olmak zorunda mıydı? 2dakika 21saniye boyunca neler yapabilirsin bilmiyorum ama dinlersen seversin.




9 Şubat 2012 Perşembe

Bir bahanem var o güne dair


Artık ne anlattım bilmiyorum. Ne duymak istedin, işte bunun hakkında da hiçbir fikrim yok.
Sadece bir şarkı vardı. Onu hatırlıyorum. Biraz saçmaydı. Yani gün için saçmaydı. Hayır, biraz değil epey saçmaydı. Bahanemi çürütecek tek gerçek o duygusuz şarkı olabilir.


Ayaküstü yapılan şeyler denildiğinde aklınıza neler geliyor?
#ayaküstüyemekyeme
#ayaküstüvuruş
#ayaküstüöpmek
#ayaküstüyerler
#ayaküstüuğramak
...
#ayaküstüsevmek

Ne zaman farklı ortamlara girsek, yeni insanlarla tanışsak, dansta partnerin olduğunda, sıkıcı esprisine sen güldün diye, sınıfa aynı anda girdin diye, son çikolataya beraber uzandığınızda, sinemada koltuklarınız yan yana geldiyse, en yakın arkadaşının sevgilisinin sevgilisiyle tanıştın diye bir ilişkiye başlamak zorunda mısın?
Ayaküstü sevmek zorunda değiliz birbirimizi. Böyle yapacaksak bugünden hiç tanışmamış iki insan olabiliriz.
Kolay olan şey bu zaten. Bugünlerde herkes bunu yapıyor. Kolayı seçiyor. Koşullara bakıyor, baktı uygun hemen "bir ilişkisi var!"
İlk günden el ele tutuşmalar, ikincide öpüşmeler, ayaküstü koklaşmalar, sonra sevişmeler falan filan. Sorsanız, en doğru olanı onlar yapıyor. Birbirleriyle her dakikalarını, en mahrem yerlerini paylaşıyorlar. Sorsanız, bu devirde aşk böyle yürüyor. Çünkü bunlar birbirine 'aşığız' diyorlar.
Ne zaman ayaküstü yemek yesem ya ana öğüne tıkanır, onu yiyemem ya da bütün günü ara öğünlerle geçiştiririm. Ne zaman bir yere şöyle geçerken uğrasam sıkılırım. gibi gibi.

Bir sebebi var.
Kimseyi öylesine sevemeyecek halde. Herkesi gülerken mutlu eden beni biraz sıktınız bu aralar. Kendisini soyutluyor atıştırmalık ilişkilerden.

Bir dakika.
Mümkünse yarın, yarından sonra, sonradan da sonra...
Bir dakika.
Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra, benden gereksiz ilgi, sıcaklık, mesaj, arama gibi şeyler beklemeyin. Bir de az konuşun. Kafam şişti.

Çikolata gününüz bol çikolatalı olmuştur umarım.




4 Şubat 2012 Cumartesi


Erkekler bir şeyler paylaşabildikleri kızlara
 ilk önce arkadaşım sonra da aşkım
 demek
 istedikleri için kızların
 sevgililerini en yakın arkadaşları gibi
 görmek istemelerini anlayamıyorlar.

merhaba cumartesi


Daha dün geceden başladı bizim 'yarıın napsaaak acabaağ?' demelerimiz. Geceden planları yaptık.
kahvaltıya sapancaya gidelim
bowlinge gideriz 
dışarı çıkıp 5dk da bütün çarşıyı gezip eve döneriz 
adaya gider alışveriş yaparız
film izleriz
tatlı yaparız. yok lan uğraşmayalım.
Sonra sabah oldu.
Kahvaltımızı evimizde yaptık.
Bowlinge gidemedik çünkü çok üşendik.
Çarşıya çıkmak ölüm gibi geldi zaten.
Alışveriş ise regl öncesinde hiç mantıklı değildi.
Vizyonda cumartesiyi katledecek bir sürü film var ve buna değmezdi.
Tatlı mı? Geçen pazartesi ve diğer geçen pazartesilerde olduğu gibi diyete başlamıştık.
Sonuç olarak hala evdeyim. Gün resmen bitti. İffet'in bu akşamki bölümü merakla beklenmeye başlandı bile.
Anneme kerevizi ben yaparım demiştim ama tahmin etmeniz çok zor olmayacak ki onu da yapmadım. Bu yazıdan sonra birkaç saatliğine Jacop'la buluşmaya gideceğim. Umarım ondan da sıkılmam. Heh bir de tumblr'a üye oldum. tehlikenin farkında mısınız?

2 Şubat 2012 Perşembe

Güzel bir gün ölmek için


Zaman geçtikçe daha umursamaz oluyorum.
Zaman geri kaldıkça arkamda kırgın bıraktıklarımı tekrar hayatıma alıyorum.
           alamadıklarımı özlüyorum.
Zaman benimle dalga geçtikçe ona gülümsüyorum.
Zaman beni yanına çektikçe biraz daha özlüyorum, bizi.
Zaman bizimle beraber mi?
            benimle beraber değil. Seninle birlikte ama görüyorum. 
Zamanla alıştık dimi?
            bir tek anlaşamadık.


Suç yok, suçlu yok
Hayat böyle anladım
Aşk yok, artık yok
Ama zamanla alıştım
Senle ben hep böyle kalacagız
Gitgide eriyip yok olacağız
Yavaş yavaş



Böylesi çok güzel. 
Böylesi daha sakin.
Böylesi daha biz.
gibi. keşke her seferinde böyle olmasa.

31 Ocak 2012 Salı

diğeri kilo alıp vermekten oluşan çatlaktı kanka


Her kırgınlıktan bir anı seç kendine.
Her anından bir kırgınlık bul kendine.
Sonra zamanı kendine al. Merkezine git her şeyin, kendinle beraber.
Bütün çatlakları doldur. Biliyorsun hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ama yinede doldur sen. Üzerinden geçenler, çatlaklara basıp tekrar aynı yerden acıtmasın canını. Daha fazla acıtır belki, sen önlemini al. Kimse bilmesin zaaflarını. En azından doldur ki hepsine güçlüymüş gibi görün. Olmadığını sen bil ama kimse bilmesin.
Eski sevgiline dönme mesela. Ona ikinci bir ilişkide yeniden sevgilim deme. Hele senden sonra başkasına sevgilim dediyse hiç düşünme bile. Senin onda aradıklarını, o başkasında aradıysa yüzüne bile bakma. Bunlar seni yıpratır. -mış yani. öyle söylemiştiler bana. 
özlediğin zaman SANA Yaptıkları gelsin AKLINA mesela.
özlediğini SÖYLEDİĞİ zaman 'SİZE' yaptıkları GELSİN aklına mesela.
Bu çok işe yarıyormuş. bana öyle söylemiştiler. Eski sevgilini gördüğünde hala içinde bir şeyler oluyorsa iyi ya da kötü yeni birisini hayatına dahil etmeyi de isteme. Sonradan dank ediyormuş. söylemiştiler bana öyle.
Sonra hayatına aldığın kişiyle her şeyini de paylaşma ilk günlerden. Kimin ne zaman gideceği, aslında sendeyken bile hiçbir zaman hayatına dahil olmadığı belli olmaz. Seninle hayatını paylaştığını söyleyip, paylaştıklarına hayatım deyip kandırmasın seni yani. Belki de en önemlisi hayatına üçüncü bir kişi gibi bakabilmelisin. Tarafsız olmak ne kadar zor olsa da denemelisin.
Her ilişkinin bir öncesi ve sonrası olduğunu kabul etmek gerekiyor. Benim ilişkimin de bir öncesi ve sonrası var tabi. Senin sevgilinin de. Önemli olan diğerleriyle birlikte bunu yürütebilmek.
Sonuç olarak hayatta başımıza gelebilecek olan 2 çatlaktan biri olan bu bahsettiğimize dikkat etmek gerekiyor. Demek ki ben üstüne basılmaması gereken bir açığı, yaramı göz ardı etmişim bugüne kadar. Şimdi dönsem, onu onarsam da pek bir anlam ifade etmez. Çünkü geri dönemeyecek kadar ilerledim. Ve üstüne basıp geçen durumlar da kapatmayacak kadar ilerledi derine.
Benim için bunu dinleyebilirsin şimdi.

27 Ocak 2012 Cuma

En kro şarkılar bile sevgilin söylerken çok iyi gelebilir


Orada sen varsın burada ben varım. Birbirinden özenle ayrılmış, en uç köşelerde yaşamayı seçmişiz. Sanki birlikte olmayı hak etmediğimizi düşünüyor olaylar.
Ne kadar da saçma.
Birbirinden uzak yaşamayı seçmiş iki insan.
Ne kadar da seçilmiş bir durum.
Geçen her dakika saçma. Ayrı geçen her dakika, araya giren fazlalık insanlar... Sebepsiz olan durumlar... Hepsi saçma.
Zaman geçmeli. Zaman durmadan akmalı, her zaman yaptığı gibi. Bazı şeyleri dindirmeli. Bazı şeyleri unutturmalı. Ya da hiçbir zaman unutturmamalı.
Bugün sana tam sekiz kere aptal dedim. Çok özür dilerim.
Herkesin bir rengi olmalı. Benim rengim pembe ve kırmızı olsun mesela. Çünkü en çok o iki rengi seviyorum. Aslında her rengi seviyorum ama o ikisi benim enim. Onunla her mutlu olduğum dakika pembe sayesinde. Aslında kırmızı olmalı bu durumlarda dimi? Ama değil. Pembe daha yumuşak. Pembe olsun istiyorum. Kırmızı ise saçmaladığım dakikalarda benimle. Şu an olabilir mesela. Mesela şu an tam anlamıyla saçmalıyorum ve kırmızıyım. Yapabileceğim bir şey var. Ama yapmıyorum.
Şu an sadece seni arayıp, çok seviyorum demek istiyorum. Ama bunu da yapmıyorum tabi. Çünkü hala kırmızıyım. Kızıyorum. Kızarıyorum belki de bilmiyorum. Uyuyorsun ya. O yüzden aşkım. Şimdi rüyanda benimle olduğun için. Bir de şey. Ben rüyalarında beni görme ihtimalinin yükselebileceği umudunu sevdim aşkım. İçimdeki kroyu uzun zamandır duymuyordun.
Bugün kendimi etrafımdaki insanlarından birine benzetmeye çalıştım. Tip olarak değil. Koca göbeğim ve hava yastığı popomla tipimin benzemesi çok zor. Sadece yaşanılanları. Benzemez ama denedim işte. Olmadı. Hep kendimi 'ama'larla ayırıp durdum. Ama ben öyle değildim, ama ben daha az sevmiyordum, ama ben fazla özlemiştim, ama ben evine gitmiyordum, ama ben ileriyi düşünüyordum, ama ben abimi daha fazla seviyordum....gibi....
En yakınlarımı seçemiyorum bu aralar. Yine herkese güvenir, ikinci dakikada her şeyimi anlatır oldum. Oysa bu bana çok zarar vermişti. Yapmıyordum uzun zamandır. Yine yapmaya başladım. huyluhuyundanvazgeçmezmişyaişteböylebirşeydırırırıişyeböylebirşey.
İnsanları hiçbir zaman tam olarak tanıdığımı söylemedim. Hep bir 'belki'm oldu karşımdakilere. Ve yine öyle. Çünkü tam olarak tanıdığımı düşündüğüm anlarda hep bir şey oldu. Bir şey oldu ve devamında hayal kırıklığı. Canımın acıması. Tedirginlik. Bir şey oldu ve her şey değişmeye başladı. Benim konuşma baloncuklarım, iyimser düşüncelerim....hepsi değişti. İşte bununla beraber kimseye güvenememe sendromu başladı. Bazen yeri geldi kendime bile güvenemedim. Hatta güvenmek istemedim.
YAKLAŞIK BİRKAÇ AYDIR KENDİMDE SADECE TEK BİR DUYGUYA GÜVENİYORUM. HİÇBİR ZAMAN HİSSEDEMEDİĞİM BİR DUYGU.
Kimse karşısındaki için vazgeçilmez değildir diyordum herkese. Şimdi benim de vazgeçemediğim biri var. Şimdi benim vazgeçmek istemediğim biri var. Zaman hızlı geçsin istiyorum ya, benim inadıma zaman sadece onunlayken hızlı geçiyor. O yokken sanki elimden tatlımı alıyor gibi acı çektiriyor. Bir de pis pis sırıtıyor yüzüme salak şey! Daha kaç gün oldu. Sanki yıllardır görmemişim gibi.
Bazen. Yani çok özlediğim zamanlarda. Yani aslında hep özlüyorum ama bazen daha çok özlüyorum. Neyse ne diyordum. Çok özlediğim zamanlarda, onu yeni bulduğum için mi diye düşünüp duruyorum. Önceden olsa,  ondan öncesindeki gibi olsaydım ya da az önce bahsettiğim çok güvendiğim duygu olmasa, zamanla özlemem hatta bazı şeyler eksilir bile diyebilirdim. YANLIŞ Hatta imkansız. Ne yapıyor bilmiyorum ama imkansız.


22 Ocak 2012 Pazar

ukala gülümsemesi götürmüş onu heyecana












İstemeden oldu dedi.
Sadece dinledim.

Ona bütün gün evde olacağını söyledi, konuşurken hiç takılmadı kelimeleri birbirine. Hepsi sırasıyla dizildi, eksiksiz ve kusursuz. Evet kelime bu. Tam anlamıyla kusursuz bir şekilde. Bazen espriler de yaptı.
Çok sıkılacağım, seni özleyeceğim gibi gibi gibi. 
Sonra yaptıkları da birbirini izledi tabi. Üstünü giyindi, en sevdiği parfümünü sıktı. Yüzüne ukalaca bir gülümseme yerleştirdi. Böyle olur zaten. İnsan ne zaman kendisine güvense, birilerini ciddi anlamda kandırabildiğini ve hatta bunun hissedilmediğini anladığında yüzüne o sahte gülümsemeyi yerleştirir.
Sahte ama başarılı. Sonra söyleyeceği cümleleri seçti. Basit ama etkili.
Çok sıkıldım sensizken, seni çok özledim gibi gibi gibi.
Kapıdan çıkarken neredeyse uçacak gibi hissediyordu kendisini. Aslında yedek lastiği vardı ama bir yenisi ve daha heyecanlısı daha kötü olamazdı ya?
Buluşacakları yere gittiğinde heyecandan ölecekti. Öyle ki bana attığı mesajda hissedebiliyordum o anki ruh halini. Mal. Harfler birbirine girmişti. Artık bakmadan mı yazmıştı ne yapmıştı bilmiyorum ama içine girdiği durumun farkında değildi. Farkında olamayacak kadar sıkılmıştı ilişkisinden. Öyle söylüyordu. Sıkıldığına kendisini inandırmıştı.
O gün. Eski sevgilisiyle buluştuğunda, hiç susmadan konuşmuşlar. Birbirlerine eski günlerden bahsetmişler. Bazen gözlerinin içine bakmışlar uzun uzun, aralarında geçen kötü şeyleri düşündüklerindeyse; gözleri kaçmış birbirlerinden. Uzaklara, birbiriyle temas edemeyecek en uzak ama bir o kadar da yakın mesafeler aramış gözleri. Mesela kızın kırmızı çorabına takılmış gözleri. Eskiden dokunduğu saçlarını düşünmüş. Ne de güzeldi o zamanlar diye.
...
...
Günlerce tekrarlamış bunu. Fırsat bulduğu her an, zaten boş bir insandı ve her saati de boştu, sevgilisinin yanına gitmektense eski sevgilisiyle görüşmeyi tercih etti. Her buluşmasında da bana mesaj attı. Benim onu rahatlatacağımı, süslü cümlelerimle onu desteklememi mi bekliyordu bilmiyorum ama istediğini vermiyordum. Çünkü ilk görüşmelerinin dışında, yani diğer görüşmelerinde hiç konuşmamışlardı. İlişkileri daha çok tensel bağa dönmüştü. Özlüyorum diyordu ama sesini değil; dokunmasını. Gülüşünü değil; öpücüklerini. Eskiden paylaştıkları ŞEYLER dışında hiçbir iletişim yoktu aralarında. He unutmadan. Hala diğer kızla ilişkilerine devam ediyorlardı. Bitiremiyordu. Çünkü bitirirse konuşabileceği insan kalmayacaktı. Samimi olarak sevdiği, sevildiği biri kalmayacaktı. Ben dinlemiyordum çünkü dinlenmeyi hak edecek olaylar yaşamıyordu son birkaç ay. 3kalbi bir arada tutuyordu.
Eski sevgiliyse yine görüşmeye(yiyişmeye)gideceği günlerden biriydi.
O ve ukala gülümsemesi eve doğru yol almışlardı.

He evet artık barlarda ya da kafelerde takılmıyorlardı. Rahat değildi onlara göre. Evi tercih ediyorlardı, çünkü rahattı onlara göre.

İki gün önce beni aradı. Ağlıyordu. Benim ukala arkadaşım ilk defa ağlıyordu. Sevgilisi öğrenmiş. Ayrılmışlar. Ne bekliyordu? Dün görüştük. Neden bilmiyorum ama ikimiz, tek başımıza görüşmek istemedim. Ortak bir çift arkadaşımız vardı onları da çağırdım. Hep beraber oturuyorduk. Sonra aldı beni camın kenarına götürdü 'NEYAPARIMBENİREM' dedi. Ne yapabilirdi ki? İlişkileri o kadar güzeldi ki; o yeni heyecanlar uğruna batırmıştı her şeyi. Ve ben ne diyebilirdim ki ona. Dinlemiş miydi beni ukala gülümsemesi?


İstemeden oldu dedi.
Sadece dinledim.