29 Eylül 2016 Perşembe

hangi dünyayı zombiler kurtaracakmış?


Hepimizin düşündüğünün aksine, kurtarılacak pek bir yanımız kalmamıştı.
En iyilerimizin arka bahçesinde cesetler gömülmüştü, diri diri.
En iyilerimizin çekmecesinde tonlarca belge bulunmuştu, her birinin altında adı-soyadı ve imzası.
Hatta yüreğinize dokunacak 6 müthiş filmin hiçbir şeye yaramadığı zamanlardı. Artık reklamlarda aşktan, özlemden ya da birlikte açılan iftarlardan etkilenen bir hedef kitlenin olmadığı zamanlar. Öyle ki o zamanları anlatacak dedeler de yitip gitmişti. 
Her yer düz çizgi doluydu.
Surat ifadeleri çizgi, ağızlardan çıkan kelimeler çizgi, hatta bir rivayete göre kahkaha adı altında verilen tepkiler de çizgi şeklindeymiş. Bildiğiniz çizgi, öyle dümdüz giden bir şey. Tamamen kaygısız, duygusuz.
Herkes kendi infazını imzalamıştı.
Hava da tam idam havasıydı, düşünce idamı. Mutluluk çoktan idam edilmişti de yine bir şeyler kalmış olmalıydı idam edilecek, güzel bir şeyler belki de. Belki de gerçekten bir yerlerde güzel duygular hâlâ vardı. Var olmalıydı... Yine daldım öyle düşüncelere; yoktu ve asla kalmamıştı. 
Baktığım pencerede aynı hızla ve adımlarla yürüyorlardı işte. Buzdolabını açtı biri, diğeri yerleştirdi her şeyi. Teker teker. Sonra döndüler arkalarını her şeye; belki dünyaya belki de karanlığa; gömdüler kendilerini diri diri toprağa... Kendi evlerinin bahçelerinde, kendi kazdıkları kuyuya... Gitmek zorundaydılar; aksi düşünülemezdi, çoktan imzalanmıştı belgeler. Kendileri tarafından, kendi iradeleri doğrultusunda. Emin olun şantaj çoktan hikaye olmuştu; mutsuzluk herkesin kendi tercihiydi o günlerde...
Sonra bir başkası tekrardan bastı düğmeye.
Her şey yeni baştan başladı.
İnsanlar aynı. Kafalar aynı.
Sonra bir başkası tekrardan bastı düğmeye.
Her şey yok oldu.
Sonra aynı düğme, aynı adam.
Başlamadı hiçbir şey.
Müthiş bir sessizlik,
Oh be.