8 Kasım 2016 Salı

Ya sen nereye?



Bütün günün yorgunluğunu atmak için bir şeyler yapmaya karar verdiğinde zaten gün boyunca hiçbir şey yapmadığını fark eden bir adamın hikayesini dinlemek ister miydiniz? Ben istemezdim.

"Nereye gidiyorsun?" diye seslendi paltosunun arkasından. Paltosu bütün kibri ile arkasına dönüp, kaşlarını kaldırdı. Sonra tekrardan kapıya gözlerini devirecekken sol tarafında yerde bir valiz dikkatini çekti. Valizin görünümü perişandı, yüzyıl savaşlarından çıkmış sanki. Rengi soluk, iplikleri desen kopmaya yüz tutmuş. Kibrini askıya asmış, bakakalmış valize. Sormaya da utanmış halbuki hepsi aynı yolun yolcusu değil miydi?

Adam kıpırdanmış, adam duramaz yerinde. Tekrar seslenmiş paltosunun vatkasının ardından. "Bensiz hiçbir değerin yok senin, hiçbir yere gidemezsin!" Paltonun keyfi dahi bozulmamış, bu durum onu hiç rahatsız etmemiş. İnsan işte. İnsanlardan beklentilerini geçen sonbaharda bırakmıştı. Sonuçta her şeyde olduğu gibi paltoların da her sezon modası değişiyordu.

Valize dikti gözlerini tekrardan. "Neyin var böyle?" Dayanamadı, sordu yine. Valiz iplerini dikledi havaya, silkelendi, yırtılmaya yüz tutan bir tutam derisini döktü yere.

Tam cevap verecekken burnunu kaşıyan adamın kasket şapkası dikkatini çekti. Beş metre ileride kapısı aralık kalmış odadan hafif bir rüzgar geliyordu ve o hafif rüzgar şapkayı öyle derinden sallıyordu ki üzerindeki kılların bir sağa, bir sola sonra tekrar sağa savruluşunu görmemek imkansızdı. Yıllardır dışarı çıkamamanın vermiş olduğu durgunluktan olsa gerek rüzgarın onu savuruşu hiç umrunda değildi. Valiz, her ne kadar başkalarının işine karışmayı sevmese de tutamadı kendini. "Üşüteceksin öyle!"

Uzun zamandır birilerinin onu düşünmediğini fark ettiği andı o an, kasket şapkanın. Yıpranmış valizi selamladı. Beklentisi yoktu ama en azından birileri onu düşünüyordu. Üşüteceğinden değil elbette, hangi şehirde şapkalarının üşüdüğünü gördünüz? Yine de mutlu olmuştu.

Palto sakin, valiz sakin, kasket şapka sakin.
Adam öyle, adam oturuyor, arada bir oturduğu yerden kalkmayı düşünse de devam ediyordu oturduğu yerde kalmaya.

Rüzgarın geldiği yere baktı şapka. Yıllardır yeri hiç değişmeyen battaniyeyi gördü. Küf kokusu rüzgarla birlikte dağılıyordu her yere. Saymayı bilmez, zaman tutmaktan hiçbir şey anlamaz fakat kaç kış geçmişti de o battaniye oradan kalkmamıştı. Hatta bırakın kışı, yazları dahi orada beklerdi. Kendi ısısından belki de uyanamıyordu. "Senin de işin zor..." dedi şapka, battaniyeye. Palto fark etti şapkanın niyetini, insan olsa kur yapıyor derdi. Konuşturmaya çalışıyor, yatağın üzerinde kapalı kalan renkli desenlerini merak ediyor küf tutan yüzünün aksine, derdi.

Battaniye irkildi. Etrafına bakındı, göremedi kimseyi.

Valiz seslendi oradan. "Boşuna bekleme, gözleri görmez oldu onun." Palto ekledi. "Küf tuttu gözleri de kalbi gibi onun..."

Üzüntü gibi bir şey hisseti şapka, en azından öyle bir duygu olduğuna emindi. Hangi şehirde duygusuz bir nesne olabilirdi ki?

Televizyonun kanallarını gezerken durmak istedi birden adam. Sadece durmak. Yıllardır oturduğu yerden sayılı kalktığını biliyor ve etrafındaki eşyalarla konuşur olmuştu. Başlarda araları iyi olsa da o günden sonra onlar da kendi gibi adamı sevmemeye başlamışlardı.

=**Doğru, eksik bilgi var burada. Detayı adamla kendi arasında ama bir gün her şeyi arkasında bırakmaya karar verip toplamış pılını pırtısını, vazgeçmiş. Sonra da dönmüş koltuğuna geri, yaslanıp oturmuş arkasına. 

Koltukta, ileri doğru hareket etti ve ağır hareketlerle kalktı koltuğundan. Mutfağa gitti.

Battaniye bir şeylerin, rüzgar dışında bir şeyin hareket ettiğini hissetti. Palto, adamdan yaşlıydı ve dolayısıyla kibriyle bakmakta hakkı vardı. Sonuç olarak o adamın gördüklerinden fazlasını görmüş, duyduklarından fazlasına inanıp, yanılmıştı. Şapka adamın rüzgarıyla bir kez daha savurdu kıllarını ve valiz sallanan son derisini de döktü yere.

Her adımda genişliyordu ciğerleri. Her adımda kararından vazgeçtiği için pişman oluşunu bırakıyordu arkasına. Pişmanlığı yeterince yaşamıştı. Mutfağın eşiğinden geçerken ilk defa sinirlenmedi bastığı yerin gıcırdamasına.

"Bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum."
"Ne düşünüyor acaba?"
"Acaba her şey eskisi gibi mi olacak?"
"Sizce dışarı çıkacak mıyız bugün?"

İnanın neyi, hangi eski eşya söyledi bilmiyorum. Ben de merak ettim açıkçası. Yıllardır izlerim adamı ve ruh halinin bu şekilde değiştiğini hiç görmedim. Sadece izlerim. Neye sevindiğini ya da üzüldüğünü bilmem. Bana sadece pişmanlık duygusunu hissettirdi bugüne kadar. Ben pişman olduğunu gördüm, o pişmanlığını yaşadı. Yorumlamak da istemedim zaten. Arada bir paltonun anılarını dinledim ama adamla ilgili bir bilgim yok.

Bütün eşyaların homurdanması kesildi aniden. Yüzleri yok oldu, nefesleri sessizleşti. Bunca yıldır dili olan eşyalar bir anda diğer bütün eşyalar gibi ruhsuzlaştı. Arkamı dönüp, adamı aradım. Bütün toz tutmuş eşyaların içinden geçtim, mutfağın kapısında adamı yere yığılmış bir şekilde buldum. Öldürmüş kendini. Nasıl yaptığıyla ilgilenmedim, bastığım yerde ilk defa kendi ağırlığımı hissettim. Bugüne kadar ruh gibi yaşamışım meğer. O yerin gıcırdamasına ilk defa sebep olmuştum fakat bunu yapan son kişi de bendim.

Paltoyu giyindim, battaniyeyi valize yerleştirdim, şapkayı da takıp çıktım eski evden.
Bir daha geri dönmeye niyetim yoktu.
İlk defa nefesi içime çektim,
Ve
İlk defa nefes verdim.






26 Ekim 2016 Çarşamba

Asla chopstick kullanamam, bana çatal getirin!


Sen aşkı çiçek böcek sanmışsın ama ben güneş gibi parlamıyorum.
Çoğunlukla yani.

Hayal kurmakta çok iyi olduğumun yanı sıra çok da yaratıcı hayallerimin olduğunu söylerler. Fakat ben bunun her zaman biraz fazla abartıldığını ve aslında hayal kurmaya devam etmekle birlikte bunun için sadece şikayetçi olmamayı tercih ettim.

Yani...
Anlayamayan birçoğunuz için...
demek istiyorum ki
Hayal kuruyorum ve bundan şikayetçi değilim. Çok faydasını gördüğüm oldu ve aksi şekilde hiçbir çiçeğe böceğe yaramadığı zamanlar da... Fakat ben onlarda da şikayetçi olmadım.

Bir noktada.
tam olarak emin değilim
ama
büyük ihtimalle kaşlarımı ve bıyıklarımı aldırmaya başladığım zamanlar olması büyük bir olasılık-
ailemin, arkadaşlarımın, hatta ve hatta çiçeğin böceğin bile benden beklentisi uzay büyüklükte oldu, yine de şikayetçi olmadım. Şimdi şimdi isyanlardayım. ehe. 

Asidi kaçan kola ile normal olanın arasındaki farkı bile anlayamam; bence asidi kaçmış kola yoktur ve afiyetle içilir.
Genelde çoraplarımı ters giyerim.
Bir kere bile burnum belki kırışır diye düşünmedim sümüklerimi silerken.
Dünyanın en midesiz insanıyım; gurme kesinlikle değilim.
Günlerce aynı şarkıyı dinleyip onu eskitecek kadar hiçbir şarkıya bağlanmadım; romantik değilim.
HE. DUR HELE BİR. ROMANTİZM SEVERİM AMA ŞÖYLE: https://tr.wikipedia.org/wiki/Romantizm
Ve...
Asla chopstick kullanamam, bana çatal getirin.
vs...
vs...
vs...
Şikayetçi değilim.

Yani demek istiyorum ki aslında yolda yürürken yanlışlıkla çarptığınız ama özür dilemeyi unuttuğunuz biriyim; Starbucks'a gidip, sırada beklerken aynı zamanda ne sipariş versem diye düşündüğünüz anlarda arkanızda size sabırla sinir olmaya devam eden kişiyim. Bildiğiniz parlamıyorum ama kendi çapımda kendimi aydınlatıyorum; şikayetçi değilim.

Kabul, şikayetçi olduğum bir iki sekiz konu var ama bundan da şikayetçi değilim. Oradan bakınca büyük ihtimalle ensesine vur lokmasını al gibi biri çizdim sizin için, bundan da şikayetçi değilim ve aynı zamanda öyle biri de değilim...çoğunlukla.

Asıl anlatmak istediğim şeye gelirsek, yani şikayetçi olduğum konuya, işsizlikten olsa gerek ki burada işsizlik derken gerçek TDK anlamından bahsediyorum, bonus olarak mecazi anlamını da sıkıştıralım...Ne diyordum...Asla iç ses eklemesem olmaz, biliyorum. Toparlıyorum hemen... Birkaç ay öncesinde dinlediğim şarkıları dinledim bugün; her biri muntazam bir şekilde sıralıydı ve birkaç gün arayla tam olarak 7.890 adım eden eve gidiş yolumda dinlediğim bir listeydi. Etrafımda tek derdi üşüdüğü için ellerini ısıtma derdinde olan insanlar vardı; tanımadığı herkesle sorunsuz perdesiz iletişime geçmeye tereddüt etmeyen çünkü karşısındakinden ona asla zarar geleceğini düşünmeyen insanlar. Bir de tişörtle eksi yirmi derecede dolananlar vardı ama onların kanı kaynıyordu işte. Bugün o listeyi tekrar açtığımda, tüm kontrolü yine elime aldım ve hiçbir sesini duymadığım ama davranışlarını da incelemekten geri kalmadığım insanların suratlarını okumaya çalıştım.

Bir tane yaşlı amca vardı. Büyük ihtimalle 50'lerinde ve geçim sıkıntısı çekiyordu. Ellerine baktım, tutunma direğini bir tutup bir bırakıyordu, belli ki 50'lerine gelsen de kara kara düşünmeyi bırakamıyordun ve üstelik o deli kan da artık akmıyordu. Sonra birkaç tane liseli gördüm. Birbirlerine el hareketlerini devasa kullanarak bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Aslında biraz merak ettim ve kulaklığımı çıkarıp onları dinlemeyi düşündüm ama sonradan vazgeçtim. Ben lisede, okul servisindeyken ne konuşuyordum ki? Benden fazlasını yapıyor gibi görünmüyorlardı, inanın. Sonra birkaç ay önceki konumuma gittim. Tam buraya! Buradaki liseliler çok farklıydı. Böbürlenerek şöyle söylüyordum ergen zamanlarımda; yeaa bizim lisede gördüğümüz integraller var ya Avrupalılar onları master yaparken öğreniyor hebe höbe. İyi ki de öyle yapıyorlarmış. Biz lisede integral öğrenip; onu bunu şunu konuşuyorduk ama onlar lisede daha temel şeyleri öğrenip; gittiği sergiler hakkında ciddi eleştiriler yapıyorlardı. Kaideyi bozmayan istisnalar dışında elbet.

Şikayetim var çünkü SANATA KİMSE ÖNEM VERMİYOR diye bağırıyormuşum burada...

Yok yok, öyle değil. Bağırmayalım işte.
Mesela herkes (kendi hatalarını asla görmeyen ben ve siz) karşısında gördüğü eksiklikleri kendi tamamlasın. Ne bileyim, biri mutsuzluktan mı ölüyor, deli gibi gülsün; güldürsün. Gülmek bulaşıcı arkadaşlar. Tıpkı mutsuzluğun ve karamsarlığın da bulaşıcı olduğu gibi. Mesela ben ya hep çok güldüm ya da hep karamsarlığın dibini gördüm; çünkü bulaşıcı. Mesela, tek masası boş olan bir yere oturacaksın ve üzeri bir önceki dünyalıya ait. Kendi çöplerini daha önceki için kendin çöpe atabilirsin? Çünkü bu da bulaşıcı. Ciddiyim.

Başka ne bulaşıcı biliyor musunuz? Hastalık! Ama operasyon gerektirenlerden bahsetmiyorum. Huzursuz insanların hastalığından bahsediyorum. Bir grup var yakın çevremde; aman ha, sakın onlara hasta (ciddili) olduğunuzu söylemeyin; çünkü neden mi? Onlar sizden daha hasta. Başım ağrıyor dersiniz; onlar sizden ilaç ister. Geçen gün ameliyat oldum dersiniz; hastalık belirtilerinizi sorar ve hemen kendi teşhisini koyarak ameliyat için gün alırlar.

Belki de bu yüzden hasta olduğum zamanlarda doktora görünmeyi hep reddettim; çünkü etrafım benden daha fazla ruh hastasıyla doluydu.

Mesajı ileteyim diye epey sohbet kıvamında bir post oldu bu.

Hemen yazının şerbetini bırakıp gidiyorum:
Ya kusura bakmayın ama banane sizin gribinizden!

Yazının el öpülesi dipnotu:
Ben sarılmayı cidden seviyorum, bu yüzden sevdiklerime sarıldığımda bunu içtenlikle yaparım ve bulaştırmayı severim; sevgimi yani.




29 Eylül 2016 Perşembe

hangi dünyayı zombiler kurtaracakmış?


Hepimizin düşündüğünün aksine, kurtarılacak pek bir yanımız kalmamıştı.
En iyilerimizin arka bahçesinde cesetler gömülmüştü, diri diri.
En iyilerimizin çekmecesinde tonlarca belge bulunmuştu, her birinin altında adı-soyadı ve imzası.
Hatta yüreğinize dokunacak 6 müthiş filmin hiçbir şeye yaramadığı zamanlardı. Artık reklamlarda aşktan, özlemden ya da birlikte açılan iftarlardan etkilenen bir hedef kitlenin olmadığı zamanlar. Öyle ki o zamanları anlatacak dedeler de yitip gitmişti. 
Her yer düz çizgi doluydu.
Surat ifadeleri çizgi, ağızlardan çıkan kelimeler çizgi, hatta bir rivayete göre kahkaha adı altında verilen tepkiler de çizgi şeklindeymiş. Bildiğiniz çizgi, öyle dümdüz giden bir şey. Tamamen kaygısız, duygusuz.
Herkes kendi infazını imzalamıştı.
Hava da tam idam havasıydı, düşünce idamı. Mutluluk çoktan idam edilmişti de yine bir şeyler kalmış olmalıydı idam edilecek, güzel bir şeyler belki de. Belki de gerçekten bir yerlerde güzel duygular hâlâ vardı. Var olmalıydı... Yine daldım öyle düşüncelere; yoktu ve asla kalmamıştı. 
Baktığım pencerede aynı hızla ve adımlarla yürüyorlardı işte. Buzdolabını açtı biri, diğeri yerleştirdi her şeyi. Teker teker. Sonra döndüler arkalarını her şeye; belki dünyaya belki de karanlığa; gömdüler kendilerini diri diri toprağa... Kendi evlerinin bahçelerinde, kendi kazdıkları kuyuya... Gitmek zorundaydılar; aksi düşünülemezdi, çoktan imzalanmıştı belgeler. Kendileri tarafından, kendi iradeleri doğrultusunda. Emin olun şantaj çoktan hikaye olmuştu; mutsuzluk herkesin kendi tercihiydi o günlerde...
Sonra bir başkası tekrardan bastı düğmeye.
Her şey yeni baştan başladı.
İnsanlar aynı. Kafalar aynı.
Sonra bir başkası tekrardan bastı düğmeye.
Her şey yok oldu.
Sonra aynı düğme, aynı adam.
Başlamadı hiçbir şey.
Müthiş bir sessizlik,
Oh be.



7 Ağustos 2016 Pazar

herkes yalnızdır kendine



Çünkü bir şeyi dilemek yeterli değildi.
Gördüklerinin hiçbiri onun değildi ve uzaktan bakıyordu.
Uzun uzadıya, şu meşhur kedinin baktığı gibi uzaktan uzaktan bakıyor ve diliyordu.
Tek bir bildiği vardı o da keşke demekti, hatta öyle ki bazen sadece -diyebilmekti.
Gördüklerinden mi yoksa çocukluğundan beri yaşadıklarından mı bilinmez, her zaman bir adım geride durmayı ve içinden istemeye alışmıştı ya da -alıştırılmıştı.

Bir gün deli gibi sarhoş olmuş gördüklerinden, cesaret gelmiş ya da düşünme yetisini -kime göre- kaybetmiş, koca bir adım atmış ve aynadaki yansımasıyla yer değiştirmiş.

Orada hayat çok kısa ve anlıkmış.
Her gün bir şey yaşıyor ve ertesi gün yeni bir hayata başlıyor ve işin en ilginç kısmı da bir gün öncesinde yaşadığı hiçbir şeyi hatırlamıyor -hatırlamadığı şeyi de düşünmüyor elbet; gördükleriyle mutlu olmuyor; mutlu olduklarını görüyormuş.

Gerçek hayat onu çağırınca kalamamış orada, bilet falan yok kesilecek, bir anda gözlerini açmış sadece.

"Neden beni sevmiyordun biliyor musun?" demiş kendi kendine. Çünkü beni tanımıyordun. Sonra özür dilemiş kendinden. "Özür dilerim çünkü ben seni biliyordum, tanıyordum ama görmemezlikten geliyordum; ne istediğin öyle bariz ve gizliydi ki..."

Ortada bilet yoktu, kılavuz da öyle.
Atılacak adım da yoktu kendinden içeriye...
Anlatacak dilin ve bir de dileyecek bir kulaktan yoksundun.
Yoksun ve hatta yoksul bıraktılar seni, diye öfkelenirdin. Öfkelenirken sonuç odaklıydın. Bir sebep arasan belki sonuç değil çözüm bulacaktın ama öyle ya öfkeliydin.

Neden kendinden uzaklaştın o kadar?
Neden kırdın kendini?
Neden göremedin kendini?
Duyuramadın kendi sesini içindeki kimseye, içindeki kimse.

Bir ayna buldun kendine, çizgileri gördün yüzünde... Ne ara yaşlanmıştın? "Uzaklaştığımda..." mı dedin kendi kendine. Acaba çok mu gülüyor, kahkaha atıyordun... ya da... çok mu öfkeliydin yine. Neyi düşündün bu kadar, eline geçemeyenleri teker teker saydın mı? Kaçırmış olma hiçbir şeyi gözünden, tut başaramadığın her şeyin listesini. Çünkü öyle mutlu oldun bu zamana kadar? "Hayır!" dedin yine kendine. Mutlu değildim, öfkeliydim ben; kendi kendime. Kendime mi öfkeliydim yoksa kendi kendime mi öfkelenir dururdum, dedin sessizce. Sonra ne oldu? Duyuramadın değil mi aynanın içindeki sen'e? Belki de bağırman gerekiyor yine. Çünkü öyle yapardın kendine. Acımazdın. Hırpalar dururdun kendini. Gülümserdin elbet, haksızlık etme şimdi kendine, gülümserdin herkese. Ama kendine? Gülümserdin, evcilik oynar gibi herkese. Bir de yine gülümserdin, burnun o kadar büyüktü ki diğerlerinin ayıbına gülümserdin çocukluğundan gelen tüm kibrinle.

Durmaya karar verdin mi?
Yok...
Duramazsın sen öyle.
Durdurmaya karar verdin öyleyse. Çünkü ne zaman durmuştun ki sen? Sen ancak ve ancak durdurabilirdin birilerini; özellikle kendini. Kendin de öyle işte. Birileri sadece senin için. En büyük hata ya işte bu. Neden birileriymiş gibi davrandın kendine?

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Kader ve korku



Geçen gün bir liste gördüm,

(genelde yemek tariflerine bakarım 
ama malum İngilizce öğrenmeye çalıştığımdan yemek tarifleri değil de, 
havadan sudan; bazen de senden benden 
bahseden bir liste)

Her ülkeden bir insanın görüşünü yansıtan bu liste şöyle bir soruya cevap niteliğindeydi,

"En çok neyden korkuyorsunuz?"

Genelde korktuğum şeyleri söylediğimde diğer insanlara komik geliyor... Yine de kendi korkuları mı da gördüm o listede. Evet, neden yalnız olduğumu düşünecektim...ki zaten değildim.

İtalya'da yaşayan Alman bir kadınla aynı korkuyu paylaşıyorduk. Orada ya da burada, yaşamaktan en korktuğum şeyden Fransız bir adam da korkuyordu. Hani kız gibi yapma derler ya bazen, küçümserler falan. En büyük korkum, hiç tanımadığım ve dilini bilmediğim bir adamla aynıydı. Ne onun benden haberi, ne de benim ondan bir haberim vardı ama bir şeyler, anlamı büyük ve hatta korkunç olan bir şeyler ortaktı. 

Sonra düşündüm.

Yaptığım her şey,
Kaybettiğim her şey, hay aksi, kaybetmediğim hiçbir şey,
Bütün hatalarım,
Büyük, küçük...irili ve de ufaklı
Ne pahasına olursa olsun,
Hepsi doğru olduğunu düşündüğüm için yaptığım hatalardı,

ergenlik şımarıklıklarımdan bahsetmiyorum elbette; 
kendimi bildiğim zamanlarda yaptıklarımdan bahsediyorum.

Aşık olduğumda savaşmam gerektiğimi düşündüm.
Aşık olmadığımda 'neden olmasın' dedim
Uçmak istedim, uçurumun altında gölgemi bulurum diye düşündüm,
Düştüm boşluğa, gölgeler vardı olmasına, ne benim ne de aradığımındı o gölgeler ya neyse...

Ailenin hatalarını yapmaktan mı korkuyorsun? İnandığın her neyse, işte o, seni bambaşka yarattı. Giden gitti, olan oldu ve yenisi geliyor! Yeni olan bir sürü ve geliyor; durdurulamaz bir nevi.

Tekrardan aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorsun ve yeniden, yepyeni bir adım atacak tek bir alan bile bırakmadın mı kendine? Yarın, yeni bir gün ve yollar sonsuz! Aynı yoldan gitmek zorunda değilsin!

Kadere inanmayanları bilemem ama eğer inananlar varsa, beni daha iyi anlayacaktır. Kader ve korku! Kaderimiz ve korkularımız! İkisini de görmüyoruz, durduğumuz yerden değil mi? Ama nasıl da hissediyoruz onları! Yine de her ikisi bize inandıklarımızı sorgulatıyor ve bir şeylere tutunmayı öğretiyor. 

Korktuğumuz her şeyin sonunda umuda sarılabileceğimize giderek inananlardan oldum. Mesela, sevildiğimi bilmek umudumu daha da artırıyormuş, onu fark ettim.

Farkıma vardım, diyelim.
İlk okul birinci sınıf; konu, vücudumuzu tanıyalım; sosyal bilgiler ya da onun gibi bir şey.

Kendi duygularımı tanımaya başladım, vücudunu kapının girişine bırak,
ruhunu
(kişisel gelişimci kafası yaşıyorum, farkındaysanız?)
tanımaya başla! 
Mükemmel bir şey, iyi geliyor. Korkularımı böyle yendim, yeniyorum. 



23 Ocak 2016 Cumartesi

uzun vadeli yatırım

Yazının şarkısı: kılik!

Gereksiz teşekkür:
5 yıldır ekonomi ile alışveriş yapmak
dışında da
haşır neşir oldum elbette,
teşekkürler Yıldız - İktisat.

Konumuz, her şey. Temamız ise uzun vadeli yatırım.

Giriş:
Soğuk hava, sıcak hava fark etmeksizin aşk yapıp, dünyaya getirilen bizler, yani hepimiz, en nihayetinde ebeveynlerimizin sahip olacakları iki adet sarkık kol ve kamburu çıkmış sırt zamanlarının en büyük yardımcıları olarak getirildiğimiz şu dünyada, uzun vadeli yatırımların ilk örnekleriyiz.

Bilgili iç ses:
Uzun vadede çocuklar ailesine bakar, bütün taksitler biter ve son.

Ukala iç sesin kuzeni:
Uzun vade kendi içerisinde daha az risk içerirken aynı zamanda tablonun en geniş açıdan görünen tarafıdır; mesela şöyle der büyükler; bunu bir de 10 yıl sonra görün siz, buralar var ya uzay olacak, fiyatlar 28'e katlayacak! Dümdüz gidiyor, sapmasız, Full HD ve ekşıın!

Gelişme:
Kısa vade sepetimiz ise risklerle doludur. Bir sürü iniş çıkış vardır, pembe dizi kıvamındadır. Birbirinden farklı her türlü duyguyu bulabilirsiniz içerisinde. Midesinde kelebekler uçuşanlar mı dersiniz farkında olmadan içilen haplı gazozlar mı, yoksa kırgınlıklar mı ayrılıklar mı? İyisini de kötüsünü de aynı anda, aynı dozda ve hatta aynı kişide gördüğünüz bu tatlı, minik, huysuz döneme kısa vade denmektedir. Yaptığınız, yaşadığınız her ne varsa onlar da yatırımlarınız. Cebinize doldurduklarınız size kâr kalsa bile cebin yırtık tarafından düşürdüğünüz zararlar maalesef küçümsenemeyecek kadar çok olabilmektedir, etenşın! 

Sonuç:
Cebindekileri topladın mı? Neyi kaybedip, neyi kazandığını hesapladın mı? Heh işte, yaşadığımız her salise ne kadar önemli olursa olsun, hepsi o anda sahip olduğumuz kısa vadenin nedeni ya da sonucu oluyor. Ne kadar üzüleceksin? 1 ay mı, 2 ay mı... Çok mu duygusalsın? 1 sene olsun! Uzun vadede anı olarak kalacak bir an için ister kendini öldürür bitirirsin, ister zamanında yararını çok gördüğün ama uzun zamandır kullanmayı bıraktığın aklını kullanmaya başlarsın. Meyk yor çoys!

Yazının parolası:
Güzel, komikli şaka.