24 Kasım 2015 Salı

diğer günler hariç


Burada sıkıcı bir şehirde yaşıyorum, üstelik yıllardır, herkesin gelmek için uğraştığı, hiç uğraşmadan geldiğim bu şehirde.
Burada keyifsiz bir şehirde yaşıyorum, gürültü dolu; son zamanlar da her türlü farklı şeyin zirvede olduğu bir şehirde (basit ve sıradan olan her şeyin, tüm o sıkıldığınız klişelerin bana daha iyi geldiğini her zaman söylemişimdir.)

Bu da diğerleri gibi, sıkıcı bir karanlık hava günü. Gökyüzü hangi renkte olacağına karar verememiş, bir sarılarını dağıtıyor etrafa; daha sonrasında hemen bir gri. Renk geçişinden eser yok; kararsız ve uyumsuz.

Öylece takılıp, bekliyorum, zamanın bir an önce akıp gitmesini. (buraya büyüklerden, bu zamanlarının kıymetini bil serzenişleri gelecek.) Birbirinden farklı bakış açılarının olduğu bu kürede boğuluyorum, herkes bulutları gösterirken; sadece binaların pencerelerinin arkasında gördüğüm uçsuz bucaksız hayatları görürmekten boğuluyorum.

Her iyi imkanın tek bir şehirde toplanmasını adaletsizce buluyorum; evet adaletsizce. Herkesin bu şehirde yaşaması gerekirken; hiç kimsenin bu şehirde yaşayamamasını ironik buluyorum. Burada fantastik güçlerin var olmasını nasıl isterdim, bilemezsiniz.

Burada zevklerle dolup taşmış bir çölün içinde oturuyorum. Elle tutulan ama gözle görülmeyenlerin cenneti. Henüz tanışma fırsatı olmayanlar ne yazık ki benim kontrolümde; tanışmış olanlar ise kendi zevklerini yaşamakla meşgul.

Tüm görebildiğim, binalarda yaşayan insanlar. Ve diğer binalar, bambaşka absürt hayatlar, tüm görebildiğim.

Bir kez bile olsa, kaybolmayı umacağınız bu şehirde; hatta kaybolanların arasında...öylece yürüyüp gidenlerin arasında kaybolamamanın verdiği dışlanmışlıkla, dağıtmanın ne demek olduğunu bilmeden yürüyorum. Küfrün rahatlatıcılığı bir yana, ayıp olduğunu kabullenerek; planlara göre ayarladığım ve hatta planların dışına çıkıldığı an da kaybolup; onların arasına karışacakmışım gibi hissederek; çoğunlukla bundan korkarak yaşıyorum. Renkli kalemlerin çizdiği 'bugün yapılacaklar' listesini yaşıyorum, renkli kalemlerin bile şirinleştiremediği bir liste ile yaşıyorum.

Bu şehri övüyorsunuz, bir de aynı çizgide yürüyerek övmeyi deneyin.

15 Ekim 2015 Perşembe

yaş 35, değildi



Beyler, bayanlar...

Kafka içenler, sürreal dokunanlar, yumurtayı rafadan sevenler.

KAMU SPOTU
action!

Koşup, gittin de ne oldu? Atladın mı o uçurumdan korkusuzca?
Dünyanın en iyi koşucusu da olsan, beş dil de bilsen... Hatta üç çocuk bile yapsan, korkusuzca atlayamayacaksın o uçurumdan.

Her yaş için bir öneri:
Kaybedin. Evet, kaybedin gitsin.
Kaybedecek kadar cesur değilseniz bile yenilin. İnanın yenilmenin bir zararı yok. Bir kez olsun yenilin ki hayatın ne kadar kolaylaşmış olabildiğini görün. (bkz. çanlar kimin için çalıyor) Çanların kediler, köpekler, elmalar ya da zeytinler için çaldığını düşünmüyorum. İnsanların da aksine, kelimelerin kimin ağzından çıktığıyla da bir ilgisi yok. Kullanım şekli ve elbette kulanılamama şekline bakalım; kelimelerin.

Her yaş için bir öneri:
Neyi güzel, neyi çirkin olarak adlandırdığınıza dikkat edin.
Bir kadın nasıl çirkin olur? Ruju dişine bulaştığında mı yoksa kıskançlığının farkında olmasına rağmen, kaşlarını çatmayı bırakmadan kuruntuları ve alınganlıklarını, hatta kendisinde hissettiği ezikliği başkalarından çıkarmaya çalıştığında mı? Bir kadının, bir erkeği kıskanmasından bahsetmiyorum elbette. Bir erkek nasıl çirkin olur? Günlerce duş almadığında mı yoksa erkekliğin her şeyden üstün olduğunu düşünüp, savurganca ve hatta silah çeker gibi sözlerini insanlara yönelttiğinde mi?  Bir kadın nasıl çirkin olur? Kilo aldığında mı? Farklı dudaklardan aldığı kelimeleri toplayarak, salt kulaklara iletirken mi? Bir erkek nasıl çirkin olur? Beyaz çorap giyindiğinde mi yoksa onu seven insanları üzdüğünde mi?

KAMU SPOTU
stop!

Sorsalar-
-geçer, dersin.

Sormasalar-
-anlamaz, dersin.

Çiğ sütle imtihan vermişsin, kendini her şeyin merkezine koymuşsun.

Bir şey var ki...

Şansımız varsa 36.yılımızda buluşuruz.
İki kadeh. İki tabak. Kırgınlıklar.
Aradan 1(bir) yıl bile geçmemiş.
1 yıl içerisinde bu kırgınlıkların nasıl yaşandığını anlatmak gerçekten çok zor !
Özgür olabiliriz.
Tekrar.
Sonsuza kadar.
Sınırlarımızın farkına varabilir,
Kendimizi epey iyi tanıyabiliriz.

Şansımız varsa 38'lik ayağa 36'lık sandalet giydirmeyi denemekten vazgeçeriz. Hatta biraz da zorlarsak şu şans denen şeyi; bir çift yeni sandalet (Nr.38) gönderir bacamızdan aşağıya, kıl yumağı bir amca. Neyse konumuzun yaşlı amcalarla bir ilgisi yok ki zaten ben sandaletlerden nefret ederim.

Geçen gün bir yazı okudum; şöyle bir başlığı vardı 'DEĞİŞTİREBİLİRİZ'
Çoğu şeyi değiştirilebilir bulmadığımdan, bu bir iki sayfalık metin ilginç geldi açıkçası. İlk paragrafında şöyle söylüyordu 'evlenilebilecek kadın bulduğunuzda hoşunuza gitmeyen bir şey illa ki bulabilirsiniz..' bomba burada geliyor..'sorun değil! Değiştirebilirsiniz!'

Sonra, devamında ne yazdığını her ne kadar merak etmesem bile kötü bir huyum var ki o da, elime okumak için aldığım hiçbir şeyi okumadan geri bırakamam. Buna içeriği berbat, anlatımı sıradan 358 sayfalık romanlar da dâhil.

Genelinde insanları değiştirebileceğimizden bahsediyordu ki kesinlikle bu konuyla ilgili bir deneyimim olmasa inanacaktım.

Bir kadın 35 yıl boyunca yalnız yaşamış olabilir ve hâlâ umudu olabilir. Bilmiyorum, belki kaytan bıyıklı bir koca, belki de sarkan memeleri için/yüzünden. Her gün tezgahının önünde kirli bulaşıklar bulabilir. Bir tabak, bir çatal, bir kaşık. Tek kadeh.

tezgahta kalan kirli bulaşıkları.
Bir bardak. Bir tabak. Kırıntılar.

Aradan 35 yıl geçmiş.
İstemese bile aynayla konuşur, aynaya dokunur ve şöyle der 'günaydın' kendine, kendi kendine.

Özgür olabiliriz.
Sınırlarımızı zorlarız.
Sınırlarımız baya baya zorlarız.

35 yıl yalnızlığı tercih etmiş bir kadının tüylü ve değişik bir adamla aynı evde 'huzurlu' yaşayabileceğini düşünemezsiniz.
Umamazsınız.







15 Eylül 2015 Salı

süperStajyer


#Stajyerin ilk günü

Lisansın 4. yılı, görevimiz staj, bölüm 2!

Hissedilen hava sıcaklığı için yazının devamını okumaya devam ediniz.
(yazının başında okumayı bırakacak değilsiniz elbette, ilahi ben!)

Sabah saatleri, bildiğiniz karga bokunu yemeden önce, sadece martıların bizimle dalga geçerek kıkırdadığı saatler.. 06.00 işte! Epey gerginsin. Saat ilerledikçe gevşiyorsun bir, oh. Ama dur! O gevşeme nereye kadar biliyor musun? Seni ofisine götürecek özel İETT aracına binene kadar. Takıyorsun kulaklığını, açıyorsun Spotify listeni, sen premium'sun, stres yapacak her türlü gerilime sahip müziği tak tak tak sonuna kadar değiştiriyorsun. "Ben bu yollardan çok geçtim yeaa, stajyerlik de neymiş, peh!" diyorsun kendi kendine ama bu rahatlama ofise girene kadar sürüyor elbette.

-e kadar
-a kadar

Bir de önceki günden kimse sana İK ile mi görüşeceksin yoksa departmana mı gideceksin, hiçbir şey demediyse, haklısın. Korkma, titret bacaklarını!
Neyse.
Öyle ya da böyle çıkıyorsun departmana. Sonra tanıdık yüz diye yalvarıyorsun içten içe (gerilim müziği). Eee nereye oturacağım ben...

-İşte o an!
-İşte tanıdık yüzler!
-Oley, diyorsun. Ama içten içe yine. Hatta öyle ki titreyen bacaklar shake it up şekerim'lemeye başlıyor.

Sonra derin devlet meseleleri gibi stajyer bıdı bıdıları başlıyor. Ya o kadar tatlı insanlarla, cool cool "Ben İrem..." diye tokalaşmaya başlıyorsun ama sen daha ellerini bırakmadan unutuyorsun hepsinin isimlerini (çaresizlik staj boyu)

-Sen kimsin biliyor musun? Yeni doğan, tontiriş bir bebek. O kadar hiçbir şey bilmiyorsun ki sırıtmaktan başka bir şey yapamıyorsun. Etrafındakiler de bir o kadar deneyimli, yıllarca yaşamış, boyları senin 3 katı olan insanlar.

Bir de çişin geliyor, sonuna kadar tutabilirim diye gaza getiriyorsun kendini. "Yahu izin almam gerekiyor mu yoksa gideyim mi? Ama sonuçta ihtiyaç... Aman neyse oturayım."

Kolay gelsin canııııım, hayırlı işler :):):):)

Haaaa... Bir de ilk iş günün diye ailen, tanıdıkların falan sana bir şeyler gönderir. Herkesle paylaşmak istersin, istersin ama hepsinin adını unuttun akıllım. E dolayısıyla, gidersin yanlarına "Şey..kurabiye almak ister misiniz?" diye sevimli sevimli sorarsın. Garson gibi. Çünkü isimlerini bilmiyorsun, ee ortada hitap olmayınca da yanaklar kızarır, epey kızarır, zaten hep kızarır ama olsun...

#Stajyerin son günü

Şu ana kadar yapılan stajların hepsi uzun dönemli olduysa, eh biraz da iyi insanlara denk geldiysen...o kapıdan asidi kaçmış gazlı içecek gibi çıkarsın. Dudakta rahatlığın vermiş olduğu bir yamulma falan. İlk gün tokalaştığın, anında isimlerini unuttuğun insanlarla tokalaşmak yerine sarılırsın, öpersin falan. Göremediklerine küçük notlar bırakırsın, "daha önce hiç fotokopi çekmemiş stajyer olmanın" haklı gururuyla böbürlenirsin. Küçüksün ya, küçük mutlulukların olur ama yerli mutluluklar. Çiş meselesine gelirsek... Saatte 2 ya da 3 kez tuvalete gittiğin bile olur. Hatta abartırsın, edindiğin güzel dostluklarla kısa tatillere bile çıkarsın. Senden yaşça büyük insanların her bir önerisini cebine doldurursun. Onlarla edebiyat konuşursun, onlarla geyik yaparsın, onlarla selfie'ler çekersin.. Neyse... Dedim ya asidi kaçmış gazlı içeceksin sen, Pepsi ya da Coca Cola olmak sana kalmış!

13 Ağustos 2015 Perşembe

ne hayat, şen mi hayat




Sadece piyano ve keman seslerinin birlikte dans edip, bir iki laf ettikleri kısa bir mola vermişti belki de.

Belki de insanlığın sonu, yeryüzünden başka bir yere göç eden kabilelerin varlığıydı.

İki eli de tuşların üzerinde, etrafta hiçbir şey yok, sadece kumdan ibaret bir görüntü. Karşıda bir karavan. Sadece bir karavan ve uzun-ince bir yolcu tayfası. Öyle büyük bir karavan da değil üstelik. Senin, benim.. en fazla 10 çocuklu bir ailenin yaşayabileceği bir karavan. Rahat rahat yaşamaktan da bahsetmiyorum, bahsettiğim sıkış tepiş yaşamak. Fakat kilometrelerce devam eden bir kuyruğa ev sahipliği yapmaya hazır ve nazır bekliyordu.

Keman sesi nereden geliyor, bu bir ilahi bakış açısı örneğine sahip metin mi bilmiyorum fakat o, piyanoda yeni bir dünya yaşatırken, bir yandan da kabilenin, karavana yerleşmesini izliyordu. Sonsuzluğun başladığı yerden geliyorlar, diye düşündü. Üstelik sonsuza kadar uzayacak gibi görünen bu kuyruk, sonsuzluğun bittiği yere gidecek gibi görünüyordu, diye düşündü devamında yeniden.

Sonsuzluğun başladığı yer?
Sonsuzluğun bittiği yer?
Bunları kim belirledi bu hikayede?

Piyano çalan parmaklar hallerinden memnun gibiydiler, üstelik sadece izliyor ve gördüğü manzaradan da keyif alıyor gibiydi beden. Öyleyse keman sesinin yankılanmasına sebep olan beden? Karavanın içinde miydi yoksa? Yolculardan biri? Hayır. Öyleyse bu ilahi bakış açısı kimindi? Sanıyorum ki bu dans, bu iki kelam laf etmek hiç bitmeyecek gibi görünüyor, duyuluyor ve en kötüsü de yaşanıyor... Yaşamak öyle sizin yaptığınız gibi de değil elbet, yaşamanın anlamı nedir? Nefes alıp, yeme/içme mi? Hayır, hissetmek. Kabilenin ya da tayfanın, hangisi hoşunuza giderse, kuzu gibi karavana doluşmaları elbette akla mantığa yatar şey değildi ve belki de o iki 5 parmak için de çok önemli değildi, o sadece dokunuyordu, yarattığı melodinin onda hissettirdiklerini yaşıyordu. Çok büyük ihtimalle, yine ona eşlik eden o telli çalgıdan gelen sesin bedenini merak ediyordu.

Oturduğu yerden kalkmayı denese -1 kere olsun denese- bulabilir miydi bedeni? Elbette. Fakat nasıl emin olabiliyorum? Nasıl emin olabilirim bu kadar sonsuzluğun içerisinde...

Karavan tamamen doldu.
Buna nasıl karar verdiğimi bilmiyorum. Evet, dışarıda kimse kalmadı ama varlığından daha fazlasını alan bir cisim neden daha da fazlasını alamasın? Teorik olarak, karavanda tek bir boş alanın kalmadığı ve insanların hareket edecekleri kadar serbest olamadıklarını sabit olarak kabul edersek ki ben ediyorum, karavan tamamen dolu.

Şimdi hareket etmeye başladı, evet, fakat neden düz gitmiyor? Neden piyano çalan bedeni rahatsız etmek istercesine etrafında daireler çiziyordu ki? Peki yine aynı soru, ilahiliğin sahibi olan beden miydi bu bakış açısı... Yoksa aynı şeyin sürekli yapılması ve hiçbir sonuca bağlı kalınmayan dirilişi miydi?

Beyin cızırtılarınızı hissediyor gibiyim,
güzel ya da her ne ise.
Çöle kar yağmış.
Ben de yaşıyorum işte.








14 Temmuz 2015 Salı

gürültülü





Referans:
Önce, devam ederken, belki sonra;
https://www.youtube.com/watch?v=nMFUkbr7ymY


...
Yeri geldikçe susuyor, yerli yersiz konuşuyordu.
Belli ki gürültüsü bir tek beni rahatsız etmiyordu.
Oysa gürültü, başlı başına rahat edici bir plaktı.
Onun gürültüsü beni kesinlikle rahatsız etmiyordu, karar vermiştim...

-Onu sevdiğine nasıl karar verdin?
-Bilmiyorum.
-Ama seni rahatsız eden şeyler vardı?
-Hâlâ buradalar...
-Öyle olduğunu düşünüyorsun.

Sınırların, zaafların mı oldu? Öyleyse kendinden vazgeçtiğini kabul ediyorsun.
Karar verilmişti...
Tek bir yol vardı.
Etrafında insan suretinde ağaçlar dolu.
Çınar gibi, baktıkça derinleşir; o, derinleştikçe görmeye başlamıştım. Ta en başında hem de. Ama kabul etmeyi reddediyordum, haklı sebeplerim vardı.

-Korktuğundan eminim.
-Böyle duyguları hissedemiyorum.

Böyle...bütün çizgileri belirgin olan insanların muhabbetlerine denk gelebilirsiniz. Onlara 'soğuk' diyebilir ve hatta ukala olduklarını düşünebilirsiniz, düşünmeyin. Elbette sınırları, zaaflarının ötesine geçmemiş kişilerse..

Ateş olsa, uzatır elini yakarsın. Ateşin yaktığını bilsen, elini uzatmayı aklından bile geçirmezsin. Daha önce denediğini söylemişti? Elini yakmadan nasıl bilebilirdi yanacağını...sadece elinin de değil üstelik.

Yeri geldikçe kaçıyor, en son kaçtığında kapıların sonsuza dek yüzüne kapandığını bilmesine rağmen. O zaman...kapalı kapılar ardını hep merak eden bir çocuk bu. Öyle bir çocuk ki sonunu düşünmüyor, aralık bulduğu [her] kapıdan kaçıyor, kaçmanın anlamını bilmiyor.

-Karar verilmiştir.
-Kader.
-Kadere inanmıyorum.
-Kaderin varlığına inanmak zorundayım, çünkü yerli yersiz umuyorum; zerre (0,00156 gram olan ağırlık ölçü birimi) kadar umut olmadığı yerde bile.
...
-Ya seni de gürültüsüne ortak ederse...

Korktuğunu bilmiyor muydu? Korkarken öfkelendiğini...
Muhtemelen bilmezdi.
Bilse, içinde bastırdığı ve asla... ama asla itiraf et(-de, değil)meyeceği duyguları onun yüzüne karşı [üstelik cesurca] söylemeye cüret edemezdi.

Şaşırıyor..
İnsanların cesaretine...
Kendi cesaretsizliğine, asla kabul etmeyeceği durumların kaderindeki varlığına ve elbette kabullenişine..
İlk defa... sorgusuz sualsiz kabullenmişti.


1 Temmuz 2015 Çarşamba

eğitim dediğin?


Günaydın! (20:26)

Yeni bir gün, elbette değil.
Dünya yeterince adil mi, hiç sanmıyorum.
Gaddar olabilir öyleyse şu dünya, öyleyse muazzam!

İnsanoğlu doğduğu günden bu yana eğitilmeye muhtaç, eğitilmeye aç bir şekilde yaşıyor! Sürekli büyüyen elleri, boyu, cüzdanı ve dairesindeki oda sayısı varken, küçülen insanlığıyla her geçen gün övünmeye devam ediyor, özellikle ve itina ile! Lütfen, bahsettiğim insanlığı okuduğunuz kitapların kalınlığıyla ya da öz bilmişinize eklediğiniz -miş deneyimleriyle ölçmeye kalkışmayınız.*

*Bu gerçek bir ölçüm olmayacaktır.

Ali'nin ata baktığı günden, türev/integral kardeşlerin kılıçları ile elimizde çöp, dilimizde bahane olduğu güne kadar... Adını sınav koyduğumuz ve resmen ve resmen ve hatta resmen (bu kelime çöpleri halay çekiyor burada, kusurlarına bakmayınız, idare etmesini biliniz!) hayatımızın hangi yöne gideceğini belirleyen şu #loLYS zamazingolarını da atlattıktan sonra kader çizildiği yerden devam ediyor.

Nasıl mı devam ediyor? Eğer bu yazı, epik bir metin olsaydı büyük ihtimalle bunu en iyi şekilde anlatabilecek cümleler şöyle olurdu: Sadece bakmasını söylediğimiz Ali, atına atlar. Eline bir kılıç alır ve rakiplerinin tam beynine o kılıcı isabetler, şaha kalkar, düşene bir tekme daha atar, kolaylaştırmak varken, anlayışlı olabilmek varken; bunların aksini yapmaya devam eder.

Empati kurabilme gibi bir özelliğe daha küçük yaşta sahip olabilecekken, onun yerine eğitilmeyi seçmesine rağmen. Ali'nin kitabında empati yoktur, ta ki birinin onunla empati kurmasını bekleyene kadar. Umarım, günün birinde hiçbiriniz Ali ile empati kurmazsınız.

Neyse ki bu epik bir metin değil.

Günaydın diyeli ne kadar oldu? Üniversiteye kapak atmıştık en son değil mi? Eğitilmeyi tercih eden herkes gibi evet, ben de üniversiteye kapak atmıştım. Artık özgür bir bireydim, öz güvenimi çok öncelerden kazanmıştım... eğitildiğim birkaç sene önce, evet hatırlıyorum; öz güvenimi çok öncelerden kazanmıştım!

Özgür olduğum kadar bilinçli bir bireydim. (eğitimliydim) Saygıdeğer akademisyenlerden ders alacaktım. (ki öyle de oldu, her biri eğitim yıllarının keskin kılıçlarından darbe almamış, alsa da üstesinden gelebilmiş insanlardı, eğitimlilerdi işte)

Gelin görün ki üniversitede geçen şu azımsanamayacak kadar çok, abartılamayacak kadar az olan yıllarımda; bir-iki-üç bilemedin dört hoca dışında hiçbirinin yanına gidip de kendimi anlatmaya cesaret edemedim.

Eee, nerede bu öz güven?
Eğer bu epik bir metin olsaydı..... neyse ki değil!

Şöyle oluyor, derse 5 dakika geç girdiğin için yaşıtlarının içerisinde rencide ediliyorsun. Tuvalete gitmezsen (halbuki bunun eğitimini de çocukluk yıllarında aldın!) öleceğini düşündüğün için dersten 5 dakika erken çıkmak zorunda kalıyorsun, bütün arkadaşlarının içinde tekrardan rencide ediliyorsun. Kurumsal şirketin CEO'su ile aynı asansörde muhabbet edebiliyorsun ama devletin (bizim ya, bizim işte, halkın! içtenlikle halkın) eğitimcisiyle bahçede iki muhabbet edemiyorsun; okul dışında hiçbir şey konuşamıyorsun. Çünkü hayatın zorluklarını bir tek onlar çekti ve inan senin sosyal hayatınla (gelecekteki işin, hayallerin, okuldan sonra yapmak, yürümek, koşmak istediğin kariyer hakkında mesela) ilgilenecek vakitleri yok.

Madem yüz yüze konuşacak vakitleri yok ya da tersleneceğimden eminim zaten, diyorsun... O zaman e-posta adreslerine bir mesaj bırakayım diyorsun. Birkaç gün sonra alınan cevaplar samimi ya da baştan savma olsa da... Hayatı müthiş bir şekilde yoğun geçmesine rağmen, sinirlenip, aksi cevaplar atmaya her zaman vakti olan eğitimciden, aynı günün gecesinde, yine seni rencide edecek bir mesaj alıyorsun....

Günler geçiyor, bütler bitiyor, tezini alıyorsun. Aylarca işe gidip (hah, bu arada okul döneminde yaptığın hiçbir staj, hiçbir iş, çoğu eğitimcinin problemi değildir, her zaman ve daima) mesai saatin bittikten sonra saatlerce üzerinde uğraştığın ve neredeyse sosyal hayatının sıfıra inmesine sebep olmasına rağmen EVLAT GİBİ! severek yazdığın tezini bol bol bilirkişiler tarafından yazılmış metinlerle alıntılayıp yazıyorsun, yaptığın tüm alıntıları her yerde belirtiyorsun. Bayramın ilk günü için özenle hazırladığın evlat gibi! Buna rağmen bilgi hırsızlığı ile suçlanıyorsun. Misafirliğe gittiğin evde önüne gelen tatlıdan almanın seni hırsız yaptığını düşünsene, heh işte onun gibi! Neyse olan sana oluyor, okulun uzuyor, çoğu eğitimci tarafından önemsenmeyen stajlarına devam ediyorsun, çalıştığın yerdeki mükemmel kaliteli insanlarla sohbet ediyorsun ama bir eğitimci tarafından reddediliyorsun! Bir kızın, erkeklerden hoşlanan bir erkek tarafından reddedilmesi gibi.

Üstelik bunun sen daha iyilerine layıksın'lık kısmı da etrafındaki bütün arkadaşlarının da tezlerini tıpkı senin gibi hazırlayıp, tıpkı sende olmadığı gibi tezlerinin kabul edilmesi [y i n e] gibi.

Öyleyse, bundan 10 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?

Muhtemelen ilk kitabım çıkmış, elimde kalem, bir şeyler karalıyor ya da çiziyor olurum. Empati kurabilen, eğitimin korkunç canavarının pençesinden kurtulmuş, bazılarının aksine eğitimin insanları birbirinden ayıran bir fark değil de, insanları bir araya getiren bir kurabiye canavarı olduğunu kabul eden insanlarla birlikte olurum.

Not 1: Bu, bir isyan yazısı değildir. İçerisinde hakaret yoktur, anlayamama olgusu boldur. Sonuç değil çözüm bekleyen sorularla yazılmıştır.

Hatırlatma: Eğer bu yazı, epik bir metin olsaydı içinde bolca şiddet olurdu fakat, epik bir yazı değildir.

Not 2: Adil bir dünyada yaşadığımızı düşünen herkesin, her gün, hayatın ne kadar gaddarca ve adaletsizce ip atladığını görmelerini dilerim..

Yazının şerbeti: Çok saygıdeğer eğitimcilerimizi elbette seviyorum, fakat başarısızlığa zorlanmanın, bu sevgiye dâhil olduğunu kabul edemiyorum, ülkenin en iyi okullarının birinde okuyan hiçbir öğrencinin başarısız olduğunu kabul etmiyor ve reddediyorum.

Yazının tencere dibine yapışan kısmını da alıntı ile bitirmek isterim, alıntımı belirterek elbette, çünkü her zaman öyle yaparım.

"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" Buhari sahih, ilim b,11,cihad 164

İyi geceler! (08:26)

28 Mayıs 2015 Perşembe

anlamak fiili yüklenmesi

 

Kimse birbiriyle konuşmuyor.
Aslında herkes kendisiyle konuşuyor, kendi gibi konuşuyor.
Kendi kendine konuşuyor.

Bu kadar yalnızlığı sevmenin nesi güzel, açıkçası bilmiyorum. Sevilen şey yalnızlık mı yoksa seçeneklerin yalnız ve yalnızlıkla sınırlı olduğu için mi seviyorsun.

-seni anlıyorum, der çocuk.
-beni anlamanı beklemesem de isterdim, der kız. 

Elinde bir defter. Kalemini çıkarır, bir şeyler karalar. Çocuk her ne kadar merak etse de anlamlandıramaz kızın o anda yaptığı şeyi. Halbuki çocuk, kıza onu anladığını söylemişti. Kızsa onu anlamadığını ima etmişti.

Anlamadığım...
Anlatamadığım...
Anlatmak istediğim...
Asla anlatmak istemediğim...
Anlatılanlar....

Aynı şeyi anlatırken... ya da en azından denerken...
Nasıl da farklı hikayelerden bahsediyormuş gibi yanlış anlıyoruz.