27 Şubat 2014 Perşembe

3 ya da 4 müş


Bir varmış bir yokmuş. Hikaye bundan ibaretmiş.
Gün gelmezmiş, gelmeyince de devran dönmezmiş.
Korktuğu şeyler varmış, aslında çok da korkakmış! Korkarmış korkmasına ama belli etmezmiş, yakışmaz dermiş.
3 günlük dünyaysa bu, 4. günde doğmak istermiş. Çok öncelerden beri istermiş bunu, kimse bilmezmiş. Sen bilmezsin. Ben de bilmem. Ama o her şeyi hissedermiş, hissetmek her şey, yani hissetmek her şeymiş ona göre. Bu yüzden, hissettiğinden, her şeyi bilirmiş. Görmemezlikten gelmez, gelemezmiş. 
...
-mişleri bırakalım şimdi dermiş. dermiş demesine ama insanları alıştırırmış her şeye. En çok da kendisine. 
Aşk bir varmış. Aşk bir yokmuş. Aslında her şey aşk değil mi? Ben de böyleyim, her şeyi sevdiğim şeylere bağlarım. Birini sevmiyorsam bile bunu sevdiğim diğer şeylere göre belirlerim. Çok kötü huylarım var. Bencil de diyebilirsin, karahindiba sevmem, sevmeye de aşığım.
...
-konumuzun benimle hiçbir ilgisi yok. Sen kızma bana ama ben -mişleri anlatmak istiyorum bu gece. Elini tuttuğu herkese güven verir sonra da uçurumun sonunda bırakabilirmiş. Canı acımazmış yeter ki canı istesin-miş. Yalnızlığı seviyorum ben! Seviyorum ben! Yalnızlığı seviyorum! deyip durduğu bir gün gerçekle yüzleşmiş. Korktuğunu o gün anlamış. İnsanlarla çok yakın olmak belli bir zaman sonra çok uzak olmayı gerektirirmiş. Bunu yaşadığı ilk gün atmış hafızasına. -ben yalnızlığı seviyorum- demiş, kandırmış kendini. -çok korkuyorum- deseydi, çok merak ediyorum, bugün yaşadığı hayattan daha çok zevk alabilir miydi? Yani şu dürüst olma meselesi, insanın kendine dürüst olması. Kendine söylediği ilk yalanda aslında hayatını tamamen bir yalan üzerine kurduğunu fark etseydi, tamda o anda fark etseydi bunu devam ettirir miydi? Belki de ettirirdi. Çünkü o dördüncü gün doğmamıştı. Dördüncü günde doğmuş olsaydı her şeyi istediği gibi yaşayabilirdi ama boş versene, sadece ü ç g ü n l ü k dünyada doğmuştu. Ne gereği vardı ki hayattan beklentilerinin olmasının. Anlaşılır olmanın ne anlamı vardı? Herkesin herkesi doğru tanıması gerekmiyor. Tabi ki yanlış tanıdıklarımız olacak, çünkü zaten kendini bile doğru tanıyan insan o kadar az ki, başkasının doğru anlaması neden bu kadar önemli olsun. Sonuç olarak d ö r d ü n c ü gün doğmamıştı. Herkes gibi basit, sıradan ve tahmin edilebilirliği yüksek olan bir dünyada doğmuştu. 
...
Hal böyle olunca, o da rol yapmayı seçmiş. Ha bir dakika! Rol yapmadığı zamanlar da olmuş! Kırılmak istediği zamanlar, ben üzülmek istiyorum dediği zamanlar...Yanlış anlaşılmasın, acı çekmeyi seven bir insan değilmiş. Ama söylesenize, ne gerek var ki hep aynıyı yaşamanın? Hem insan bilinçli ve öngörülebilir üzülmek istediğinde ne kadar üzülebilir ki? Bence en fazla ü ç g ü n l ü k boyunca üzülebilir. Gerçi düşününce...4.gün doğmak isteyen birine belki bunlar koymazken, ü ç g ü n l ü k dünyanın keyifsizliğinde rol yapanlara derin yaralar açabilir...
...
Elçiye zeval olmaz arkadaşlar.
Kimse eşit olduğu bir kimsenin elçisi olmadığı sürece.
Öptüm.


12 Şubat 2014 Çarşamba

bir kitap

https://soundcloud.com/yulka-luka/one-republic-all-the-right-moves


elime aldığım her kalın kitabın sayfalarında kayboldum ben.
rüzgarı yüzüme değerken de her kelimesini sindirerek okurken de. altını çizdiklerim de oldu. hatta altını iki kez çizeyim derken ne yazdığı anlaşılmayan cümleleri de beğendiğim oldu o sayfalarda.
her sayfanın kokusu var. her sayfanın kokusu aynı. anlattıklarının farklılıklarına rağmen. kitap, dergi, defter kokusunu çok seven bir arkadaşım var, konumuz bu değil ama. durmadan koklar. uzatıyorum ama konumuz bu değil gerçekten.
sayfada ağlayan bir kadın.
sayfada gülen bir kadın.
sayfada kararlı bir kadın.
dik duran bir kadın.
bazen çıkışı olmayan cümlelerin oluyor. tıpkı cevabını veremediğin sorular gibi. ne dersem diyeyim tatmin olmayacak zaten deyip cevap bile vermediğin sorular. bu nedendir bilmiyorum. tek bildiğim üşengeçlikle bir alakasının olmadığı. sanırım biraz bitmişliğin verdiği bir durum.
bir adam.
bütün cümlelerin üzerinde ahenkle yürüyor. bazen satır başlarında durup dinleniyor. en sevdiği cümle benim kurallarım var oluyor. cümlenin başında dikilmiş, kolunu B' harfinin üzerine atmış, bir sigara yakıyor. fazla düşünceli. Gerçekten, bu kadar neyi düşünüyor?
Özgür olmak istiyor, özgün olmak istiyor, bazen de özel olmak istiyor kadın.

birkaç sayfa atlayalım.
ortalarına doğru gelelim kitabın.

her seferinde virgül kullanıyorsun. Virgülleri, her, kelimesinden, sonra, kullanıyor.
Fazla belirsizlik var hayatında. Karar veremiyor bir türlü. Sorularını üstü açık soruyor adam. Beklediği tek bir cevap, tatmin olacağı tek bir cevap var. Kadınsa, cevaplarını sonu olmadan veriyor, sanki, devamı, g-e-l-e-c-e-k-m-i-ş, gibi. İki arada bir derede cevaplar.
Anlaşamıyorlar. Adam hayal kırıklığına uğruyor, bu kadar iyi anlaşabileceği bir kadından beklediği ve hatta istediği cevabı alamayınca. Kadın da hayal kırıklığına uğruyor, bu kadar kararlı olmasına rağmen tek bir adamda kararsızlığa düşüp öylesine cevap verdiği için. Öylesine ağzından çıkarıyor kelimeleri. O anda istemediği bir şeyi nasıl bitireceğini düşünürken, öylesine cevap vermeyi tercih ediyor. Çünkü karşısındaki adamın öylesine cevaplarla tatmin olmayacağını biliyor.

ikisi de birbirini isterken
ikisi de birbirlerine oynuyor
oynayacak başka bir şey kalmamış gibi
(sanki!)

neyse.
sonuna bir bakalım şu kitabın.

Şöyle yazsın mesela kitap.
....en sonunda bile bir başlangıç vardı. çünkü kadın hayatında ilk defa noktayı kullanmıştı. Belki iyi yapmamıştı. Belki karşısındaki için iyi bir şey değildi. Belki kendisi için bile iyi değildi. İyi olan tek şey hayatında büyük bir değişiklik yapmasıydı. Belirsizlikleri, üstü açık cümleleri, havada kalan sözleri hayatından çıkarmıştı.
Nokta atışı yapmıştı sonuna. Sonunda(!) noktayı tercih etmişti.
Emin olduğu bir şey vardı ki o da içten içe huzurlu olmasıydı, kısa vadede üzülecek olmasına rağmen. Yine de uzun vadede yaşayacağı kararlığı düşününce...içi huzur dolmuştu.
Adama mı ne oldu? İnanın hiç ilgilenmedim.
Çünkü esas karakter kadındı.
Kadın olmalıydı.


5 Şubat 2014 Çarşamba

gün-lük gibi


Bir ileri
bir geri
trafik yine can yakıyor.
cihangir sokakları enfes.
beşiktaş'a yine çok trafik var.
yine düşünmek için yeterli bir yol mesafesi.

hızlı hızlı gidiyorum evime.
hatta bazen depar atıyorum, yaşlılara falan yol verdiğim oluyor.
birkaç kişiden oluşan bir grup geliyor.
çok gürültü yapıyorlar, değil mi?

her yönün bir etiketi var. fındıklının ilerisine giden arabaların modeli değişiyor.
büyük binalardan çıkan insanların yüksek topukları var.
yine o kadar düşünmeye başlamışım ki bir şeye çarpıyorum.
birine.
beyaz bir baston.
"size ben çarptım, kusura bakmayın, şimdi düz ilerleyebilirsiniz."
çok mahcubum.
görme engelli birine nasıl çarpabildim aklım zaten al-mıyor.

arkadaşımın doğum günü için toplanıyoruz.
mekan, kaset. semt, beşiktaş.
kaç masa var? bilmiyorum.
kaç insan var? bilmiyorum.
herkes gülüyor mu gerçekten? sol tarafımızda bir grup var. bir şeyler tartışıyorlar.
ne tartışıyorlar? bilmiyorum.
herkes gerçekten de gülüyor? gülmek? enfes!

yalnızken boşlukta oluyorum.
arkadaşlarımla birlikteyken boşluğa uzanıyorum.

masamız mı?
masamızda her şey konuşuluyor? inanın, artık klozette kaç saat oturduğumu bile biliyorlar.
aslına bakarsanız, hepimizin derdi var.
küçük küçük dertler ama biz de çok büyük sayılmayız zaten.
bipolar bozukluk?
durum bunu gösteriyor. mevsim gibi, soğumaya dönen yemek gibi, soğuduktan sonra sineklenmesi beklenen yemek gibi.

sonra konu açılıyor.
ne yapıyoruz biz ya?
neyse. su kaynadı.

siz boşlukları doldurun.