22 Kasım 2014 Cumartesi

Stajyer bile mi olamıyoruz?

yazının ilk fırınlanmış hali tam şurada, kay sağa. heh işte! tıkla tıkla, güzeeel.

Geçenlerde yine boş ve okuldan kurtarabildiğim bir günümde yürüyüşe çıktım ve daha sonrasında da en sevdiğim kitapçılardan birine gittim. Şu popüler olanlardan birine! Kitaplar güzel şeyler vesselam! 


Kokuları da öyle ama bu söylediğimin şu an yazmakta olduğum yazı ile hiçbir ilgisi yok.
Rafları gezdim. Önce çok okunanlar tarafına baktım. Elim hiç oradaki kitaplara gitmedi, ne yalan söyleyeyim; ne ilk on sayfasını ne son sayfasını ne de kapağını beğendiğim tek bir kitap bile olmadı. (üzgünmüşüm gibi okumadıysanız, paragraf başına lütfen)

Paragrafı tekrardan, duygusuyla birlikte okuduysanız, anlatacağım hikayeye geri dönebilirim.
Son iki senedir -büyüyünce ne olacaksın- sorusunun cevabını buldum. 20 yılı göz önüne alınca evet, biraz geç ulaşsam da bu sonuca, hiçbir sonuca varamamaktan daha iyidir diye düşünüyorum. Her neyse!

Reklamcı olmak istiyorum! dedim. Reklamcı olacağım ve aynı zamanda da çok iyi bir yazar olacağım. (umalım) Bu yüzden reklamcılıkla ilgili kitaplar, dergiler alıp; romanlar okumaya başladım. İşin doğru orantılı kısmı; gerçekten de bu işi sevdim…yani okurken.



Gel zaman git zaman birçok ajansa başvurdum ve sonuç? Sonuca birazdan yetişmeyi planlıyorum.
Bu yüzden geçenlerde; son zamanlarda hem Twitter’da hem de çok sevdiğim bir online-pazarlama iletişim platformunda yazan bir ajans çalışanına -sanıyorum ki gerçekten ajans çalışanı- mail attım. Belki henüz bir copywriter değilim fakat attığım mail’in copy-paste’ini size atabilirim. Evet, atabilirim!

Bkz. copy ve paste!
Sayın (aslında -içtenlikle- sevgili) bıkbıkbık,
Neredeyse dolu dolu 4 yıldır iktisat okuyan, 4 sene öncesinde sevdiği şeylerden emin fakat sevdiği mesleği yapmak istediği konusunda kararsız ya da hobi olarak mı devam etmesi gerektiğine emin olamayan biri tarafından yazılıyor bu mail.
-2 yıl öylesine geçer…
2.yılın sonunda öylesine bir bölüm okuduğunun ciddi ciddi farkına varır ve yeni bir bölüm okuyup bitirmenin zaman kaybı olacağını düşünen ‘kişi’, stajlarını istediği alanlarda yapmaya karar verir.
Yıllardır yazı yazmayı ve hatta heyecanla yazmayı seven kişi metin yazarı olmak ister (gerekli fakat geç verilen bilgi)
İşte bu yüzden kurumsal -gerçekten kurumsal- bir medya şirketinde ilk önce editörlük yapar ve daha sonra aynı şirketin seo kısmına geçer.
Şirkette ortalama 6 ay boyunca stajyer koltuğunu içtenlikle dolu tuttu ve hatta git dediklere yere gider gel dedikleri yere de gelirdi.
Bir saniye! Bundan şikayetçi değil! Aksine hiç istemediği bölümün hiç sevmediği bir dersinden devamsızlık problemi yaşadığı için şirketten ayrılmak zorunda kalır kızımız.
Ve daha sonra..
Aylar sonra…
Zaten metin yazarı olmak istediği için eski çalıştığı yere başvurmak yerine reklam ajanslarını cv-sini yollar…
Stajyer olmak istiyorum! Bana öğretin, beni yetiştirin!
Diye olmasa da klasik başvuru metinleri atar.
Sonuç? Siz daha iyi bilirsiniz ki, olumsuz bile değil. Sıfır-geri dönüş.
diye devam eden bir mail’di işte. 

Sonunda da teşekkür ettim ve geri-dönüş bekledim. 


Cevap mı? Cevap oradan da gelmedi, sanırım eski reklamcılarda olduğu gibi yaratıcı olmak ve öğrenmek için can atmak artık yeterli değil ve illa ki yapmak istediğimiz mesleğin okulunu da okumamız gerekiyor. David Ogilvy ve nicelerinin aksine.


Kısaca not: Sektöre -çekinmesine rağmen- küsen kızımız, okulunun bitmesini bekler ve alamadığı cevaplarla birlikte yurt dışına gider. Hani şu illa gerekli olan bölümü okumak için!

31 Ağustos 2014 Pazar

Arkada mıyım sence?


Seçim şansımız var, fakat seçimlerimiz önceden belirlenmiş ve sunulmuş. Hayatta acıyla beslenmek yerine daha güzel şeyleri tercih edebiliriz.

O kadar boş yaşıyoruz ki. Mesela sigara içmek öldürür, öldürmese de süründürür.
Ama içiyoruz.

O kadar boş ki hayattan haz almadan öylece sınavlara girip çıkıyoruz. Üzüldüğümüz şeyler mesela.
Mesela hocanın çalışmadığımız yerden soru sorması, kekin yeterince kabarmaması.

Çok üzgünüm. O kadar üzgünüm ki bir hiç gibi yaşadığım için. Öleceğimi kabullenmiş gibi yapıp aslında ölmekten çok arkada bırakacaklarım için. Hayır, okuyanlar! Bana depresyonda olduğumu söylemeye cüret dahi edemezsiniz. 

ya da
arkada kalan olmaktan korktuğum için. Hayır, bencillik mi? Gerçekten bencil olduğumu mu düşünüyorsunuz? 

Ölmek, devam etmek demektir.
Arkada kalmak ise sonsuz boşluk. Sonsuz boşluğun, sonsuz her anını seçilmiş insanmış gibi arkada kalan olarak devam etmek.

Bir de ölümüne sevmek. Ölümüne aşık olmak.
Ah, aşık olmak. O kadar güzel görünüyor ki izlerken filmleri ya da aşka dahil olan arkadaşlarınızı, anne babanızı yaşarken. 

Bir o kadar da kolay yazılıyor, bakın yazıyorum ya, aşk ya. Aynı zamanda harcanıyor. Tıpkı ölüm gibi.
Zaten herkes ölmeyecek mi?
O kadar boş yaşıyoruz ki.

Bundan sonra bugün demeyelim yaşadığımız zamana. Zamanı adlandırmayalım mesela. Sonsuzluğun herhangi önemsiz bir anında yaşıyoruz. Kim demiş ki yarın var diye? O biliyor ki, boş yaşadığım gibi -tıpkı şu an olduğu gibi- boş ölmek istemiyorum.

 Sktr et yarını, bu-günü. 
Ben her anımı istediğim, ama ölümüne istediğim dolulukta yaşamak istiyorum. Evet, ben yaşamak istiyorum. Hayır, ben arkada kalan olmak istemiyorum. Bazen, ben deliriyorum. Geçiyor, evet sonra geçiyor. 

Sonsuzluk kendi içinde ölüyor. 
Sonsuzluk ilerledikçe kendi anlarını doğuruyor.
Söylesenize, arkada kalan olmak, ölen biri için ne kadar güzel duruyor? Oradan? Sonsuzluktan.


Not: intihar günah olmasaydı, Söylesenize, arkada kalan gerçekten cesaret edebilir miydi ölümden davet istemeye?

12 Ağustos 2014 Salı

Taslak

                                         

Çünkü göremediğinizde üzülüyorsunuz. 
Eğer duygusal biri olmamı bekliyorsanız ya da benim bile -henüz- fark edemediğim bir kırılgan yanım olduğunu düşünüyorsanız şüphesiz yanılıyorsunuz. Çünkü yok. Olsaydı, eminim birçok kez vurduğunuzda, tekmelediğinizde ya da ruhsuzca kustuğunuzda yere düştüğümü, belki de bir yerlerimin kırıldığını görebilirdiniz. Belki de bu yüzden sevmiyorsun belki de senin üzerimde yarattığın kaldırılmayacak kadar ağır olan hafifliğinin beni öfkelendirdiğini göremediğin için sevmiyorsun. 

Belki de uzaklaşacak kadar güçlü olduğumu daha en başında anlayamadığın için öfkelisin. İşin bu kısmı zaten senin problemin. Düşününce.

Not: bu yazı çok eskilerden kalma bir taslak. Büyük ihtimalle içinde hiç alkol yok, fazla şerbet var. Yersen.

3 Temmuz 2014 Perşembe

karma karma pisi pisi


dik otur.
ellerini birbirine çak. 
şapşap!
şimdi hazırlan, seninle biraz buralardan ayrılıp tanımak istediklerimize gideceğiz.

Sanırım geldik. Fakat onu tanımıyorum. Büyük ihtimalle senin tanımak istediğin biri. 

Nasıl görünüyor oradan bakınca? Güzel mi diyorsun? 
Ya evet güzel ama gerçekten sadece öyle mi bakıyorsun. Güzel mi gülüyor? Haha, evet bence de güzel gülüyor. Ama bu kadarı senin için yeterli mi? Anlamadım? Bir saniye, neresi? Tırnakları mı? Evet bakımlı da ne olmuş ki? Ya sahiden sen beni çok yanlış anlamışsın...

Bugün kitap okuyordum
-her-
zamanki gibi. Sonra dışarıdan bakıp yargıladığım insanlar ya da beğendiğim insanlar geldi aklıma. Hiçbiri hakkında hiçbir fikre sahip değilken onlar hakkında nasıl da her şeyi biliyordum! Sonra çok yakın bir arkadaşımla yakın olmadan önce, tam birbirimize ısındığımız dönemlerde dışarıdan göründüğüm gibi biri olmadığımı söylemişti bana. Fazla havalıymışım! Çok rahat görünüyormuşum falan. 

En azından sadece -mışım. 

gerçi emin olduğum bir şey varsa, bir tanıma duygusu varsa...var aslında!

Mesela ben! okuduğum her yazarı tanıyorum. Evet, akşam yemeklerinde ne yediklerini bilmiyorum ama en azından nasıl düşündüklerini biliyorum. Ki zaten bir insanı doğru tanımak için onun hareketlerine değil düşüncelerine ihtiyaç duyarsın. He, amacın sadece tanımaksa, öylesine tanımaksa, zaten bunu her türlü başarabilirsin. Bu yüzdendir ki tanımak istediğim biri olduğunda ilk adımı o atmış atmamış pek fark etmiyor. Onun hakkında sürekli yüceltici şeyler -doğruluğunu bilmeden- düşünüp gözümde tanrılaştırmaktansa, en azından nasıl düşündüğünü öğrenirim, bunun için de -mesela- ilk mesajı o atsın diye düşünmem. Zaten karmaya inanan birinin böyle şeylere takılması çok saçma olmaz mıydı? Ben de bir zamanlar ilk mesaj atan birilerini reddettiysem birilerinin de beni reddetmeye hakkı neden olmasın? Bamyalı karnı-sı-yarık karma.

Yazının şerbeti: Büyük ihtimalle ben mesajı yine uzatarak verdim, sonuna kadar gelip yarıda bırakan varsa, çok üzülürüm. 

25 Haziran 2014 Çarşamba

Tatil 1



Daha önce ben, ben daha önce hiç, hiç ben daha önceden böyle rahat hissetmedim. 

Evden çıktım, kendimi başrolü Ryan Gosling ya da Ben Affleck ile paylaştığım bir filmin sabah sahnesinde buldum sanki. Boyum normalin aksine 1yetmiş falandı işte, salopedimi giymiş, sokaktaki insanlara gülümseyerek geçiyordum, bu arada güneş, ışıklarını bir tek bana gönderiyordu ki parlayan bir tek bendim, en en en en olan bendim. 

Alkışlar, alkışlar....Teşekkürler...

Hiç adetim değildir fakat gidip çiçek aldım. İsimlerini bilmiyorum çünkü bilen bilir ki ben ne çiçekten anlarım ne de onlara karşı bir hayranlığım vardır.

En sevdiğim vazomu nihayet kullanabilirdim! İncecik camı var ablaları, abileri! Bir görseniz! Enfes.

Masamın üzerindeki her şeyi boşalttım, gereksiz ders kitapları, s a ç m a s a p a n ders notları falan. Bilirsiniz işte. Bir insanın masasının üstünde çatal neden olur ki demeyin? Çünkü olur, oluyor yani. 

Vazomun içine ilk önce mor çiçeği ama uzun saplı, sonra beyaz çiçeği ama uzun saplı....bir ondan...bir bundan... Sırayla yerleştirdim her birini. Sonra vazoyu sol tarafıma, masanın üzerine koydum. Uzun zamandır ~lisedenberi~ görmediğim bir arkadaşım geldi ve hoş olmasını umut ettiğim bir sohbete başladık. Uzun zamandır görüşmediğin biriyle ne paylaşabilirsin ki? Çok şey? gibi geliyor dimi? 

Ben tam tersini düşünüyorum. İnsanlar yaşadıkları her saniye bir şeyler öğreniyorlar, yaşıyorlar ve değişiyorlar. Kaç sene öncede bıraktığın birinin huyunun suyunun değişmediğini ve eski arkadaşın olduğunu nereden çıkarıyorsunuz ki? 

Ve...

Bir şeyler anlattı...gülümsedim...bir şeyler anlattım....gülümsedi. 
Konudan konuya. Lise1'den 2ye. Üçten 4'e. Müdürden tutun da hademesine kadar. Yani ne konuşabilirdik ki başka? Belli ki ikimiz de istemedik şu sıralar neler yaşadığımızı anlatmak. Arada kaynayan yılları konuşmanın da bir anlamı yoktu zaten.

Biliyorum çok ayıp ama içimden sürekli kalkıp gitse bir an önce keşke diye düşündüm. Çünkü gerçekten anlattığı şeyler ilgimi çekmiyordu ve konuştuğumuz şeyler sadece lisede olanlardı. Paylaştığımız olaylarda zaten bir zamanlar yaşamış olduğumuz olaylardı.

Okulu bıraktığını söyledi. Bu yaz evlenecekmiş. Düğününe beklermiş.

inş cnm ya dedim...dedim ama içimden dedim.

Yine de kimsenin hiçbir konuda bir fikre sahip olmaması durumunu kabul etmek istemiyorum. Herkesin uzman olduğu bir konu vardır ya, olmalı! Tamam, seninle anlaşamayabilirim, konuşacak hiçbir şeyimiz olmayabilir, hatta tek bir düşüncemiz bile ortak olmayabilir ve sen konuşurken kendimi 38.kattan atmak istiyor olabilirim. Ama bu senin hiçbir konuda bir fikre sahip olmadığın anlamına gelmez. 

Sonuç olarak. Onunla iyi anlaşmak zorunda değildim.  Onunla görüşmek zorunda ya da eski günleri yad etmek zorunda da değildim. Ve bu benim ondan fazla olduğum ya da onun benden eksik olduğu anlamına da gelmiyordu. Sadece insan olduğumuz ve her birimizin dikkatini çeken konuların farklı olduğu anlamına geliyordu.

Ertesi gün çiçeklerin kokusu gitmişti. Ben de çöpe attım. Çiçek gerçekten benim sevebileceğim şeyler arasında değildi ve ben Ryan Gosling'i de Ben Affleck'i de ancak rüyamda görebilirdim.

Hepsi bu.
İyi tatiller!


19 Haziran 2014 Perşembe

Ekteki şarkıyla birlikte okuyunuz!


Selam!
Çok uzun zaman oldu diyemem aklımın başımdan gittiği zamandan bu yana. Çok şey yaşandı da diyemem ya, yaşanmadığından zaten. Zaten her şey geliyor, geçiyor, gelip-geçici olmuyor ya,
dediğim gibi geliyor, geçiyor. Bir anda geliyor fakat geçene kadar çok şey oluyor,
çok şey oluyor, sonra geçiyor. Olan çok şey hareketlerden ibaret olsa, olmuyorsa, her şey içimde yaşanıyorsa, olan bitenden haberiniz yoksa.

Günlerden biri, hatırlamıyorum. Bir gün işte. Birgün değil, bir gün ama.
Evden çıktım, okula yürüdüm. Hava da nasıl sıcak. 2 kilo (2?) verelim diye sıcakta neler çekiyoruz. Her neyse konumuzun yine bununla bir alakası yok.

Okula gittim, enteresan bir şekilde boş masa buldum. Oturdum. Arkadaşlarım geldi! En sevdiklerim! Sevmediğim biriyle beni göremezsiniz yan yana zaten. Tahammül edemem çünkü söylediklerine, ya ben kalkarım masadan ya da hiç oturmam masaya. Konudan konuya atlamamın hiçbir gereği yok, haklısınız siz de.

Birini gördüm. Sonra tekrar gördüm. Diğer gün? Yine gördüm. Bir sonraki hafta? Evet, yine gördüm. Biraz yaklaştım yanına. Hayır hiç görmedim onu, ama çeşit çeşit baktım suratına. Belki ezberlemiş bile olabilirim mimiklerini. Dinledim onu. Duydum da aynı zamanda. Konuştuklarının içinden söylediklerini çektim teker teker.

Türlü hikayeler yazdım kafamda. Sevgilisi var, yoktur belki, neden olmasın ki, kandırma kendini, hatta gay bile olabilir, dediklerine göre epey popülermiş, benim haberim yoktu ama neyse, belki de evlidir dedim? sen vazgeç.

Sonra vazgeçtim zaten. Böyle huylarım hep oldu benim. Karşımdakine hiçbir şeyi hiçbir zaman söylemeden, içimde onu büyütüp büyütüp, bir anda sildim. Sildiğimle kaldım aslında. Çünkü aklımda kocaman bir boşluk bıraktım. Kendi kendine kötülük eden biriyim işte böyle zamanlarda. Unuttum diyecek kadar büyük bir şey olduğunu sanmıyorum ama vazgeçtim diyebilirim sanırım. Evet! Vazgeçmek. Sonra tatil oldu zaten. Tatil de ne tatil ama.

Fark ettim ki hala bir şeyler hissediyorum. Ne hissettiğimin önemi yok. Zaten ne hissettiğimi sorsanız bile verecek bir cevabım yok, çünkü adlandıramamakta üzerime yoktur. Birlikte olmaya yetecek kadar güçlü değil belki de bu hisler. Fakat bazı geceler uzun uzun düşündüren cinsten, insana 'asla yapmam!' dediği şeyleri yaptıran cinsten hisler bunlar.

Adını siz koyun.
Klor kokulu yazlar!


25 Mayıs 2014 Pazar

Şükrü-


Günümüzün Şükrü

Kime niyet, kime kısmet. Şükür! 
Niyet ettim Allah rızası için, yeni bir ev almaya! Sabırlı değilim ama isteklerim var, ver bana, biraz daha ver.

Onlar mutlu görünüyor? Ben mutsuzum. Ben neden mutsuzum? Çalışma saatlerimi sevmiyorum, bu ay tatile gidemedim. Ah..tanrım...çok mutsuzum. Ama onlar mutlu! Ne güzel gülüyorlar! Bununla başa çıkabilirim, giyinir, süslenir, mutluyum gibi yapabilirim. Ne sandın? Ne sanmıştın ki?

Çok yoruldum. Ruhum çok yorgun. Sabah erkenden kalkıp işe gidiyorum, işte sosyalleşemiyorum, işten eve geliyorum. Evde sinir bozucu bir dinginlik var. Yan komşunun haftaiçi bile nasıl eğlendiğini duvarlardan duyabiliyorum. Ben mi? Ben eğlenmiyorum. 4+1 evim var ama sığmıyoruz çocuklarla, bu arada haberlerde gördüm, Soma'da insanlar geçim derdi yüzünden hayatlarından olmuşlar. Yazık insanlara. Kanalı değiştireyim bari, kanalın birinde aşk filmi var. Bu adamı çok seviyorum! Kocam mı? Evet, kocam var. Ama aşk ölüyor zamanla, çocuklarımın babası olarak kalıyor, taksitlerimi ödüyor. Televizyondu, çocukların ihtiyaçlarıydı, telefon masraflarıydı, işte ne bileyim, sevgilisine alacağı hediyenin parasıydı, işte günler böyle geçiyor; sıradan ama çok yorucu. 

Işe nasıl mı gidiyorum? 
Çok trafik olmasına rağmen kendi arabamla gitmeyi tercih ediyorum. Geçen yaz yeniledim. Aslında evin önünde durak var, metroya 5 dakika ama bazen ayakta kalıyorum. Ayakkabılarıma verdiğim değeri(?) gören, pek de yakışıklı olmayan, kocam; çok üzüldü ve arabamı yenileyip, işe daha rahat gitmemi sağladı. 

Hayat her şeye rağmen boş. Sevgi yetersiz. Duygularım yok. Kadınlığı geçtim, insan olduğumdan şüpheliyim.

11 Mayıs 2014 Pazar

Annem diyor ki.!



Öpeyim, dur bak geçecek...
Canım kızım, daha iyi oldun mu...
Kız seni kimseye vermem ki ben...
Cadı...
Size bir şey olsa, kafayı yerim herhalde ben...
Bak İrem. Sinirlendirme beni.
Gugılı açmaya çalışırken, bir şeyler çıktı...Ay irem kapat bunları...ay...
Senin için yaptım...Bir kaşık al bari...
Zaten İstanbul'a gidince ye tatlıları, ben yapınca yeme...
Benimle hiç düğünlere gelmiyorsun...
Dün gece instagram paylaşmışsın, yanındaki çocuk kim?
Bu boyla kimse seni almaz (ahahahahahah)
Babaannenlere insene biraz!
Hayır, en çok abini sevmiyorum. Hepinizi çok seviyorum!
Babanı öpsene.
-Alooooooooooooo? Sevgiliiiiiiiiiiiiiim?
Kızım oralar karışıkmış yine, dışarı çıkma annem olur mu?
Sivilcelerinle oynama!
Sana yüzün için krem alayım mı?

Annem ya..

Ablana sor bakalım, olur derse, gidersin.
E derslerin ne olacak irem hanım?
Kızım kapıları kilitle.
İrem beyazları renklilerle atmıyorsun dimi?

Annem beni çok zor doğurmuş, neredeyse ölüyormuş.

Bir baktım, kapkara bir çocuk getirdiler kollarıma.
Tupperware'den alırım ben sana, onlar sağlıksız.
Beni bugün neden aramadın?
Yine ne yaptın?
Zaten sevgilin olsa bana söylersin dimi?
Ay bugün çok yoruldum, temizlik yaptım.
Baban bilgisayarın başında.
Halanlar burada, kahve içiyoruz şekeriim.

Annem evlendiğinde 57 kiloymuş. asdfg 

Seni abine söyleyeyim de gör.
Üstüne bir şeyler giyin üşüteceksin!
Doğru düzgün yemek ye!
Çok yakın bakma şu bilgisayara.
Gittim, geldim, hala aynı yerde mi oturuyorsun!
Ay irem, buralardan birini bulsana, sen de mi istanbul'da yaşayacaksın.......

Böyle seni yumurup yumurup sevmeyi çok seviyorum annem! Sen bizi bu kadar sevmeseydin, biz kardeşlerimizi bu kadar sevemezdik annem!

14 Nisan 2014 Pazartesi

yeterince iyi değilsin?


Su içtim.
Belki soğuktu.
Yoo, hayır.
Yeterince değildi.

Artık karma-kışırak hayat dolu etrafımız. Buna kendimiz de eklenince gerçekten düğüm oluyor bu hayatlar, hem de denizci düğümünden. İtiraf edemediklerimiz, itiraf etmeye zorluyor her geçen gün. Her geçen gün yeni bir şey moda oluyor. Dün gülüp eğlenmek modaysa, bugün yataktan çıkamayacak kadar bunalımda olmak gibi, mesela?

Zaman dolmuyor! Zaman akmıyor! Zaman daha da güçlenerek sona yaklaşıyor ama ne yazık ki sonlanmıyor! Zaman, etrafına 3-5 çocuk almış, her birine nasıl gamsız olacağını öğretmiş, hepsini etrafında döndürüyor. Avucunun içi gibi iyi biliyor oraları. Buraları da epey iyi biliyor. Yardım etmesi gerekirken sadece seyirci kalıyor içinde olup biten bütün karmaşaya. Belki zevk alıyor belki de kahroluyor, bilinmiyor. Bilen varsa el kaldırsın diyor demesine ama cevap vermeyeceğini o da adı gibi iyi biliyor.

Belki de içtiğim su epey soğuktu.
Sanmıyorum, yeterince değildi.

Büyük bir karmaşa. Karmaşa değil mi sizce de metroda havaya uzayan eller? Ya da bütün masaları dolu olan kantinde boş sandalye aramak? Un elemek? Pirinç ayıklamak? Yetmedi, tuzla buz olmak. İsyanım var belli arkadaşlar, nedenini siz de iyi biliyorsunuz. Görünmez olmaya, yokmuş gibi davranmaya, yokmuşum gibi davranılmasına, olmayan şeylerin varlığına inanmaya, inandığım şeylerin aslında elle tutulur gözle görülür şeyler olmamasına, avunmaya, belki de havalara. Ama en çok suyun yeterince soğuk olmamasına.

Su soğuk olsaydı, vazgeçerdim. Deyim yerini bulur, içimdeki milyon ses susar, dış sesim daha baskın çıkardı. Masaya elini vuramayacak kadar gerçek olmayan milyonlarca iç ses...

Gerçi, gerçeklik de tartışılabilir bir konu ya..neyse..
bu yazının bir sonu olmayacaktı zaten.
çünkü zamanın bile sonu gelmiyordu.
ayrıca su gerçekten soğuk değildi.
..







8 Mart 2014 Cumartesi

doğrusunu istersen


Sanırım dünyanın en güzel şeyi uyanmak.
Yağmurlu bir gecenin sabahına uyanmak ya da gözlerini gerçeklere açtığında aydınlığın gözlerini yakacağını bile bile uyanmak. Geriye kalan tabakları yıkamak. En güzel şeyi de bile bile yapmak.
Hayatımın tam olarak dolu dolu geçtiğini söyleyebilirim. Tek bir hedefime ulaşamadım ki onun da birkaç ayı var sanırım. Belki en az bir sene. Belki en az iki sene. Yine de elde etmek tamamen bana bağlı. Hedeflerin insanın kendisine bağlı olması kadar güzel bir şey yok. Mesela birine bağımlı yaşamak kadar kötü de bir durum yoktur. Özgürsün, mesela istediğin her şeyi yapabilirsin, freedom şarkıları söylüyorsun, freedom tişörtleri alıyorsun, hiç olmadı ben özgürüm diyorsun! ya da en azından adın özgür, özgür bir ülkede yaşıyorum diyorsun ama yapamıyorsun. Çünkü bağımlısın.
Nasıl bağımlısın? Neye bağımlısın ki? Bağımlısın aslında.
Etrafındaki sıradanlığa bağımlısın. Belki farklı olarak aldığın modellere bağımlısın. Uyanamıyorsun. Uyanmak istiyorsun, istediğinde uyanacağına eminsin ama uyanamıyorsun. Farkında bile değilsin! Gençliğinin, güzelliğinin ve kendi kendinin esiri olduğunun farkında değilsin.
Her yeni günün yeni bir gün olduğunun bilincinde değilsin. Belki de hala uyanmak için hala vaktin var, olgun değilsin. Belki dolgunsun ama olgun değilsin, belki göze hitap ediyorsun ama bildiğin tek şey nasıl görüneceğin, nasıl görünmen gerektiği.
En yakınlarının uyuşturucuyla olan arkadaşlığı gibi mesela. İstersem bırakabilirim ama istemiyorum diyorsun, sen de haklısın. Çünkü uyandığında korkacağını biliyorsun. Çünkü orada çok korkunç şeyler oluyor. Orada savaş var orada gürültü var orada isyan var. Belki hüzün var belki de anıların var. Rüyalarınsa? Kaybolmuş. Artık rüya görmüyorsun. Sadece karanlık var. Karanlıkta sevimli bir yüz. Ağlayan bir yüz aynı zamanda. Kaybolmuşsun, ağlıyorsun, ağladığının bilincinde değilsin. Ağlamak ne belki de bilmiyorsun. Vücudunda bir şeyler oluyor, gözlerinden bir şeyler akıyor. Ama akan ne? Gözlerin demişken..gözlerinin gözlerin olduğunu nasıl öğrendin? Belki de olgunluğa erişiyorsun. Belki uyandığında olup bitenin sadece kafanın içinde bir yerlerde olduğunu göreceksin. Belki uyanmak bile isteyeceksin.
Doğrusunu istersen.
Keşke daha önce uyansaydım, diyeceksin.
Gerçekten uyanmak isteyeceksin.


27 Şubat 2014 Perşembe

3 ya da 4 müş


Bir varmış bir yokmuş. Hikaye bundan ibaretmiş.
Gün gelmezmiş, gelmeyince de devran dönmezmiş.
Korktuğu şeyler varmış, aslında çok da korkakmış! Korkarmış korkmasına ama belli etmezmiş, yakışmaz dermiş.
3 günlük dünyaysa bu, 4. günde doğmak istermiş. Çok öncelerden beri istermiş bunu, kimse bilmezmiş. Sen bilmezsin. Ben de bilmem. Ama o her şeyi hissedermiş, hissetmek her şey, yani hissetmek her şeymiş ona göre. Bu yüzden, hissettiğinden, her şeyi bilirmiş. Görmemezlikten gelmez, gelemezmiş. 
...
-mişleri bırakalım şimdi dermiş. dermiş demesine ama insanları alıştırırmış her şeye. En çok da kendisine. 
Aşk bir varmış. Aşk bir yokmuş. Aslında her şey aşk değil mi? Ben de böyleyim, her şeyi sevdiğim şeylere bağlarım. Birini sevmiyorsam bile bunu sevdiğim diğer şeylere göre belirlerim. Çok kötü huylarım var. Bencil de diyebilirsin, karahindiba sevmem, sevmeye de aşığım.
...
-konumuzun benimle hiçbir ilgisi yok. Sen kızma bana ama ben -mişleri anlatmak istiyorum bu gece. Elini tuttuğu herkese güven verir sonra da uçurumun sonunda bırakabilirmiş. Canı acımazmış yeter ki canı istesin-miş. Yalnızlığı seviyorum ben! Seviyorum ben! Yalnızlığı seviyorum! deyip durduğu bir gün gerçekle yüzleşmiş. Korktuğunu o gün anlamış. İnsanlarla çok yakın olmak belli bir zaman sonra çok uzak olmayı gerektirirmiş. Bunu yaşadığı ilk gün atmış hafızasına. -ben yalnızlığı seviyorum- demiş, kandırmış kendini. -çok korkuyorum- deseydi, çok merak ediyorum, bugün yaşadığı hayattan daha çok zevk alabilir miydi? Yani şu dürüst olma meselesi, insanın kendine dürüst olması. Kendine söylediği ilk yalanda aslında hayatını tamamen bir yalan üzerine kurduğunu fark etseydi, tamda o anda fark etseydi bunu devam ettirir miydi? Belki de ettirirdi. Çünkü o dördüncü gün doğmamıştı. Dördüncü günde doğmuş olsaydı her şeyi istediği gibi yaşayabilirdi ama boş versene, sadece ü ç g ü n l ü k dünyada doğmuştu. Ne gereği vardı ki hayattan beklentilerinin olmasının. Anlaşılır olmanın ne anlamı vardı? Herkesin herkesi doğru tanıması gerekmiyor. Tabi ki yanlış tanıdıklarımız olacak, çünkü zaten kendini bile doğru tanıyan insan o kadar az ki, başkasının doğru anlaması neden bu kadar önemli olsun. Sonuç olarak d ö r d ü n c ü gün doğmamıştı. Herkes gibi basit, sıradan ve tahmin edilebilirliği yüksek olan bir dünyada doğmuştu. 
...
Hal böyle olunca, o da rol yapmayı seçmiş. Ha bir dakika! Rol yapmadığı zamanlar da olmuş! Kırılmak istediği zamanlar, ben üzülmek istiyorum dediği zamanlar...Yanlış anlaşılmasın, acı çekmeyi seven bir insan değilmiş. Ama söylesenize, ne gerek var ki hep aynıyı yaşamanın? Hem insan bilinçli ve öngörülebilir üzülmek istediğinde ne kadar üzülebilir ki? Bence en fazla ü ç g ü n l ü k boyunca üzülebilir. Gerçi düşününce...4.gün doğmak isteyen birine belki bunlar koymazken, ü ç g ü n l ü k dünyanın keyifsizliğinde rol yapanlara derin yaralar açabilir...
...
Elçiye zeval olmaz arkadaşlar.
Kimse eşit olduğu bir kimsenin elçisi olmadığı sürece.
Öptüm.


12 Şubat 2014 Çarşamba

bir kitap

https://soundcloud.com/yulka-luka/one-republic-all-the-right-moves


elime aldığım her kalın kitabın sayfalarında kayboldum ben.
rüzgarı yüzüme değerken de her kelimesini sindirerek okurken de. altını çizdiklerim de oldu. hatta altını iki kez çizeyim derken ne yazdığı anlaşılmayan cümleleri de beğendiğim oldu o sayfalarda.
her sayfanın kokusu var. her sayfanın kokusu aynı. anlattıklarının farklılıklarına rağmen. kitap, dergi, defter kokusunu çok seven bir arkadaşım var, konumuz bu değil ama. durmadan koklar. uzatıyorum ama konumuz bu değil gerçekten.
sayfada ağlayan bir kadın.
sayfada gülen bir kadın.
sayfada kararlı bir kadın.
dik duran bir kadın.
bazen çıkışı olmayan cümlelerin oluyor. tıpkı cevabını veremediğin sorular gibi. ne dersem diyeyim tatmin olmayacak zaten deyip cevap bile vermediğin sorular. bu nedendir bilmiyorum. tek bildiğim üşengeçlikle bir alakasının olmadığı. sanırım biraz bitmişliğin verdiği bir durum.
bir adam.
bütün cümlelerin üzerinde ahenkle yürüyor. bazen satır başlarında durup dinleniyor. en sevdiği cümle benim kurallarım var oluyor. cümlenin başında dikilmiş, kolunu B' harfinin üzerine atmış, bir sigara yakıyor. fazla düşünceli. Gerçekten, bu kadar neyi düşünüyor?
Özgür olmak istiyor, özgün olmak istiyor, bazen de özel olmak istiyor kadın.

birkaç sayfa atlayalım.
ortalarına doğru gelelim kitabın.

her seferinde virgül kullanıyorsun. Virgülleri, her, kelimesinden, sonra, kullanıyor.
Fazla belirsizlik var hayatında. Karar veremiyor bir türlü. Sorularını üstü açık soruyor adam. Beklediği tek bir cevap, tatmin olacağı tek bir cevap var. Kadınsa, cevaplarını sonu olmadan veriyor, sanki, devamı, g-e-l-e-c-e-k-m-i-ş, gibi. İki arada bir derede cevaplar.
Anlaşamıyorlar. Adam hayal kırıklığına uğruyor, bu kadar iyi anlaşabileceği bir kadından beklediği ve hatta istediği cevabı alamayınca. Kadın da hayal kırıklığına uğruyor, bu kadar kararlı olmasına rağmen tek bir adamda kararsızlığa düşüp öylesine cevap verdiği için. Öylesine ağzından çıkarıyor kelimeleri. O anda istemediği bir şeyi nasıl bitireceğini düşünürken, öylesine cevap vermeyi tercih ediyor. Çünkü karşısındaki adamın öylesine cevaplarla tatmin olmayacağını biliyor.

ikisi de birbirini isterken
ikisi de birbirlerine oynuyor
oynayacak başka bir şey kalmamış gibi
(sanki!)

neyse.
sonuna bir bakalım şu kitabın.

Şöyle yazsın mesela kitap.
....en sonunda bile bir başlangıç vardı. çünkü kadın hayatında ilk defa noktayı kullanmıştı. Belki iyi yapmamıştı. Belki karşısındaki için iyi bir şey değildi. Belki kendisi için bile iyi değildi. İyi olan tek şey hayatında büyük bir değişiklik yapmasıydı. Belirsizlikleri, üstü açık cümleleri, havada kalan sözleri hayatından çıkarmıştı.
Nokta atışı yapmıştı sonuna. Sonunda(!) noktayı tercih etmişti.
Emin olduğu bir şey vardı ki o da içten içe huzurlu olmasıydı, kısa vadede üzülecek olmasına rağmen. Yine de uzun vadede yaşayacağı kararlığı düşününce...içi huzur dolmuştu.
Adama mı ne oldu? İnanın hiç ilgilenmedim.
Çünkü esas karakter kadındı.
Kadın olmalıydı.


5 Şubat 2014 Çarşamba

gün-lük gibi


Bir ileri
bir geri
trafik yine can yakıyor.
cihangir sokakları enfes.
beşiktaş'a yine çok trafik var.
yine düşünmek için yeterli bir yol mesafesi.

hızlı hızlı gidiyorum evime.
hatta bazen depar atıyorum, yaşlılara falan yol verdiğim oluyor.
birkaç kişiden oluşan bir grup geliyor.
çok gürültü yapıyorlar, değil mi?

her yönün bir etiketi var. fındıklının ilerisine giden arabaların modeli değişiyor.
büyük binalardan çıkan insanların yüksek topukları var.
yine o kadar düşünmeye başlamışım ki bir şeye çarpıyorum.
birine.
beyaz bir baston.
"size ben çarptım, kusura bakmayın, şimdi düz ilerleyebilirsiniz."
çok mahcubum.
görme engelli birine nasıl çarpabildim aklım zaten al-mıyor.

arkadaşımın doğum günü için toplanıyoruz.
mekan, kaset. semt, beşiktaş.
kaç masa var? bilmiyorum.
kaç insan var? bilmiyorum.
herkes gülüyor mu gerçekten? sol tarafımızda bir grup var. bir şeyler tartışıyorlar.
ne tartışıyorlar? bilmiyorum.
herkes gerçekten de gülüyor? gülmek? enfes!

yalnızken boşlukta oluyorum.
arkadaşlarımla birlikteyken boşluğa uzanıyorum.

masamız mı?
masamızda her şey konuşuluyor? inanın, artık klozette kaç saat oturduğumu bile biliyorlar.
aslına bakarsanız, hepimizin derdi var.
küçük küçük dertler ama biz de çok büyük sayılmayız zaten.
bipolar bozukluk?
durum bunu gösteriyor. mevsim gibi, soğumaya dönen yemek gibi, soğuduktan sonra sineklenmesi beklenen yemek gibi.

sonra konu açılıyor.
ne yapıyoruz biz ya?
neyse. su kaynadı.

siz boşlukları doldurun.