24 Mayıs 2012 Perşembe

bir tatlı huzur almaya gelfdggfdghjk

Huzur ne.
Huzur sessiz bir şey mi, kokusu güzel mi? Yoksa aksine çok mu gürültülü. Gürültüsünden mi yoksa yalnızlığı... Koca şehirlerde yaşıyoruz, içinde her gün değişen yüzler. Gülen yüzler, ağlayan suratlar. İnsanlar. İnsanların yaptığı gürültüler bir de onların içinde kopan fırtınalar, çığlıklar, söylenmemişler. En yalnız insanlar büyük şehirlerde yaşar; büyük şehirlerin kirliliğinden beslenir onlar. Gecelerinden, arka sokaklarından... Huzur dA böyle. Ne kimsenin içinde barınıyor ne de barındırıyor içinde birini. Mutluluk da onda öfke de.                              Tıpkı her iyi insanın kötü biri olması gibi.

Gri bir şey galiba. Böyle ortalarda gezip duruyor; tutunamıyor kimseye. Yazık, üzülüyorum ona. Kimseye bağlamadı içindeki insanlar gittiğinden beri. Terk edilmiş, sahibi belli olmayan ev gibi.

Herkesin uyuduğu saatler var. Kimsenin iyi şeyler düşünmediği aynı zamanda kötü şeyler de düşünmediği anlar. Ruhun bedenden birkaç santim yukarıda olduğu zamanlar. O saatlerde, derin uykularda herkesi tek tek geziyor huzur. Huzur aslında bir tane. Çoğumuzdan teğet geçiyor olsa gerek, hepimiz tedirginiz. Severken, özlerken, kızarken... Yapsam mı söylesem mi yemesem mi öpsem mi... Bazılarımıza dokunuyor. Aniden uyanıyoruz, belki de rüyamızın en güzel yerinde zıplıyoruz. Elimiz telefona gidiyor; mesaj yazılıyor....sonra yine aynı şey... GÖNDER'e bassam mı yoksa tekrar uyusam mı. 
Böyle gecelerin sabahında yine bizi teğet geçen, gösterip vermeyen huzur yüzünden yine bütün grisini bize bulaştırmış olacak ki kararsızlığın doruğunda uyanıyoruz. Onun bir cinsiyeti varsa; kadın olduğundan        eminim. Ve ne zaman bize dokunacak olsa grisinden  sıkılmış pembeye gözü kaymış oluyor. 
sonuç olarak çok huzursuzum.



16 Mayıs 2012 Çarşamba

gibi çünkü


çünkü ben seviyorum.
o koca adamın ağzından çıkan her cümleyi, o söylemiş gibi okumayı seviyorum. her gece uyumadan önce duyduğum sesin onun olmasını seviyorum. yorulsa bile isyan etmemesini. sevgilim demesini. seviyorum demesini seviyorum.ondaki beni seviyorum. anlaması, sevmesi çok güzel; bunları seviyorum. farklı olduğunu bilmesini seviyorum. beni büyütüyor, onu seviyorum. bazen çocukla çocuk olabiliyor, burada çocuk ben oluyorum bu yüzden onu seviyorum. hiç dinlemediğim şarkıları onun ağzından duyuyorum, bana şarkılar söylemesini seviyorum. yalan söylemiyor. değişmiyor. değiştirmiyor. elimi tuttuğunda kendimi güvende hissediyorum; bazen kırmızı ışıklara bakmadan geçtiğim bile oluyor. beni öptüğünde dünya dursun istiyorum. o öpücüğün üstüne hiçbir şey yaşanmasın, gereksiz bir şey konuşulmasın istiyorum. beni öpmesini seviyorum. bugün hangi renk oje sürmüşsün deyip ellerimi ellerinin arasına almasını seviyorum. bana bakmasını, nadir de olsa gözlerimin içine bakabilmesini seviyorum. benden önce annesini, kardeşini sevdiği için seviyorum onu. abime benzemesini seviyorum. komik olduğu için, içten güldüğü için. çoğu kez seviyorum. uyumadan önce, yemek yerken, ders çalışırken, en sevdiğim şarkıda, en güzel filmlerde seviyorum. kırmızı ojemi sürerken, topuklu ayakkabılarımın üzerinde +1 saat daha durabildiğim zamanlarda seviyorum; bu da sevgilim içindi diyebilmek için! ona trip atabildiğim için çok şanslıyım, bunlara katlandığı için seviyorum. regl dönemlerimde beni takmadığı için. yürümeyi sevdiği için, beklentilerimiz aynı olduğu için seviyorum o koca adamı.
künefe gibi
çikolata gibi
badem gibi
makaron gibi
greyfurt suyu gibi
karamelli dondurma gibi
pilav üstü kuru gibi
semizotu gibi
enginar gibi
seviyorum.



11 Mayıs 2012 Cuma

Gidebilir miyim sorusu ne zaman izin istemekten uzaklaşır


Dolduramadığım boşluklar var her zamanki gibi bugün de. Yeri dolmayan insanlar, sonu gelmeyen cümleler. Bugün biraz daha çektim kendimi herkesten, sustum. Bir ara sadece dinledim, ne dediklerinden çok nasıl dediklerine odaklandım. Sanki söylediklerine inanmıyor gibiydiler, ağzından çıkanları kulakları duymuyordu kimsenin.

Sözcükler yaşamak değildi onlar için, yaşıyormuş gibi yapmaktı. 
Sözcükler sevdiğini söylemekti onlar için yoksa sevdiğinden değil kimsenin.

Çoğu yabancı. Kimse ne dediğimi önemsemiyor. Herkes cümlelere dikkat ediyor, ağızlarından çıkan her şeye inanmamı da bekliyorlar üstelik. İstedikleri yerlere virgül atıyorlar sırf devamını merak edelim diye; hiçbir kural tanımadan, anlam bozulur mu bozulmaz mı bakmadan.

Kim bir yabancının dediğine inanır oysa? Belki diğer bir yabancı inanır. Böyle zamanlarda keşke yabancı olsaydım en yakınımdakilere diyorum; inanıyormuş gibi görünmekten çok inanmak istediğimden.

Boşluklarım dolsun istiyorum.
İnanın ben de çok yoruluyorum bu sonu gelmeyen düşüncelerden, düşünmekten ve düşünmenin bana zarar verdiğine gün geçtikçe inanmaktan. 
İnanmayı sorguluyorum. İnandığım her şeyi sorguluyorum. 
Sevdim mi önceden, sevebilir miyim tekrar, güvenmek ne zaman zor olabilir ki, inanmak neden ağır geliyor, kaldıramadığımız şeyler en çok korktuklarımız mı yoksa beklentilerimiz mi...
Hiç dahil olmadığım bir hayat istiyorum. Beni hiç tanımayan insanlar. Tanımak diye bir kelimenin olmadığı bir dünya. Söylesenize, insanlar bu kadar iyi oynarken kim kimi çok iyi tanıyabilir? Biz ki kendimizi bile oyunun başında kandırırız; en iyi benim diye! 
Zamanım yok tanımaya. Heyecanım da kalmadı zaten.
Öylesine nefes almak diye bir şey var ya heh işte öyle bir şey. Arada bir nefesimi tutuyorum sırf dünyaya baş kaldırıyormuş gibi yapmak için. 

İnsanlar neden bu kadar yorucu?
Yoruldum.
Yorulduğumu kabul ettim ya, yoruldum ben dedim ya, bitmedi mi oyun hala?

Baştan başlayalım her şeye. Başladığımız hiçbir oyunda kural olmasın, bitirdiğimiz hiçbir oyunda galip olmasın. 
Taraf olmasın. 
Anlamak olmasın. 
Güvene gerek bile kalmasın.
Her gün azalan bir şeye en başında ihtiyaç duymasın kimse; güven mesela. 
Olmasın işte.

Keşke mektuplar olsaydı hala. Keşke mektup gönderen insanlar olsaydı hayatımda. Gün geçtikçe sararıp giden sayfaların üzerinde anlamını hiç yitirmeyen kelimeler. 
Beni güvene biraz daha inanmam için kandıran kelimeler.
Mektup, zamanında boşluklarını doldurmaya yararmış insanların. Aralarındaki boşlukları, kilometreleri, sorunların açtığı boşlukları, zihinsel boşlukları... Bazen de bedensel boşluklara dokunurmuş sararan sayfalar, kuruyup ölmeye yüz tutan vücutlara.
Bu yüzden her boşluk için yazdım kalemimle. Her boşluğuma seslendim, beni ben yaptığı için teşekkür ettim çoğu kez. Sevmeyi denedim en büyük kusurumu. Güvenmemek senin sorunun değil dedim defalarca mektupta kendime. Oyun böyle. Kurallar önceden belirlenmiş bir kere dedim, sen aldırma. Kandırma kendini herkesin aksine; güvenebilirim diye.

Kelimeler tehlikedir. 
Virgüller doğru kelimelerin arasında olmazsa ne merak kalır ne de gerçek anlamına yakın bir kelime. 
Bu yüzden gitmek istiyorum buralardan, burayı hatırlatan her şeyden kaçmak istiyorum. Bilmediğim bir şehir, anlamadığım bir dil. Küçücük pembe hayatıma kimsenin şüphelerini dahil etmek istemiyorum. Çünkü biliyorum her geçen gün karartıyor pembelerimi bu insanlar.
Bir pembe ne kadar yakın olursa siyaha o kadar uzaklaşır hissettirdiği duygudan; o kadar kandırır onu seven insanı.