29 Nisan 2012 Pazar

sabahın getirdiği nötr bu kadar olamazdı


Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, yapmak istediklerimiz, yapacaklarımızdan ibaret her şey.
Çevremizden, kendi içimizden sınırlıdır yap'malıklarımız.
Her insanın bir dinleyeni, her ilişkinin tek çok seveni, her kitabın hitap ettiği bir okuyucu kitlesi vardır.
İçine girdiğimiz her ortam bize bir şeyler verir. İyi ya da kötü.
İlişkiye başlamayı cesaret ettiğimiz her insanda bir 'ben buluruz. İyi ya da kötü yönümüzü ortaya çıkaran. Kimse ne sadece iyidir ne de sadece kötü. Her şeyi beraberinde taşır insan. Sadece zaman ve mekana göre gösterir istediğini.
Herkes eşit iyilikte ya da kötülükte benim penceremde. Öyle herkesin aksine dar, pembe, bulutların altında bir pencerem yok benim.
Adam öldüren de bir -baba.
Eve her gelişinde çocuğuna çikolata getiren de -baba.
Adam öldürmek iyi bir şey demiyorum. Aynı zamanda adam öldürdüğü için kimseyi de haklı bulmuyorum. Kim Allah'ın verdiği canı almaya cesaret edebilir ki? Bazen verilen sevgiyi öldürdüğümüz kesin ama bunun konumuzla ilgisi yok tabi.
Sadece öldürmeden önce ve öldürdükten sonra ki -baba'dan bahsediyorum. Ne kadar değişik ve zıt olduğundan.
Bir yazımda dengeden bahsetmiştim. bkz. Bir şeyler hiçbir şeyleri dengeliyor
Adam öldüren kadar kötüdür her gün çikolatasıyla gelen baba. Ve  aynı şekilde çikolatasıyla gelen baba kadar iyidir adam öldüren baba.
Hatasız kul olmaz dimi? Olmaz. Ama sürekli hata yapan kul da olmaz dimi? Kesinlikle.
Sonra öyle insanlarla tanışırız ki ondan önce ve ondan sonrası olur hayatımızın. İyi-kötü, kötü-iyi.
Cesaret edemeyiz cevaplamaya hangi 'ben daha iyiydi diye sorduğumuz soruları. Ondan sonrası daha mı iyiydi diyemeyiz, o gitmiştir ve bir daha olmayacak bir insanın yasını tutacak kadar uzun değil kimsenin ömrü. Ondan sonrası daha mı kötüydü diye de soramayız, hiç kimse insana kendisi kadar iyi gelemez çünkü.
Çıkış'ı keyfimize göre değil bu hayatın.
İstediğimizde gidemeyiz.
Sadece iyi yaşayabiliriz.
İyi yaşamayı deneyebiliriz.
'ben mi istedim sanki doğmayı!' diye annemize bağırdığımız gibi yapamayız hayata. O kadar büyük ve annecil ki içinde bulunduğumuz evren; ne istersek onu verir bize.
Sen mi istedin doğmayı; al sana tekrar bir doğuş! der evren. Her doğuş bir ölümün bir bitişin sonunda gerçekleşir ve kimse yeniden yeniden doğacak kadar güçlü ve cesaretli değildir.
Bir ömür geçmez mesela her insanla. Geçirdiğin ömür kötü de geçmez ama sınırlıdır onunla yapabileceğin şeyler, seni anlayacağı durumlar.
Bir ömür geçmez mesela kendinden çok diğerlerini düşünerek. İnsanın kendisi mutlu, içi huzurlu olmadıktan sonra kime ne kadar güven verebilir ki.



alfa Adam.


İnsan her şeye alışıyor biliyor musun. Bazen alışmaktan korksa da, alıştığını fark ettikçe önüne iki şık çıkıyor. Ya alıştığı için korkuyor; yapabileceklerinden, alışabileceklerinden ya da alışmaktan vazgeçiyor.
Paraya.
Açlığa.
Sevilmeyi sevmeye.
Adama.
Kadına.
Küsmeye.
Kavga etmeye.
Hepsine alışıyoruz.
Giderse ölürüm dediklerimizin gidişine bile.
Bir gün birine çok alışırsan, ondan hemen vazgeç, bırak gitsin. Bu yaptığın ilk doğru hareket olacak. Çünkü bırakmadığın her dakika yalanlarına ortak olacaksın ve onun senden vazgeçtiğini gördüğün her gün senden bir şeyler eksilecek. Zamanla sendeki o'nun eksildiğini görünce de 'bu muydu yani' diyeceksin o ölüp bittiğim adam. Bu şeye benziyor, filmlerde seks sonra çiftlerden birinin 'bu muydu yani' demesine. Soğuk ve eksik.
Bir gün birine çok alışırsan ve vazgeçemeyeceğini düşünürsen, ona vazgeçebileceğini göster. Bu yaptığın ikinci doğru hareket olacak. İçmekten, alışveriş yapmaktan. Mesela bir kız sırf diyeti için ölüp bittiği şerbetlerden uzak durabiliyorsa ölüp bittiği erkekten de uzak durabilir. Bu onun tatlıyı sevmediği anlamına gelmez.
ayrıcadiyeteihtiyacınvarkentatlıdanuzakduruyorsanbudaüçüncüdoğruhareketinolacak.
Bir gün birine alışıp, vazgeçemeyeceğini düşünür ve bunu ona gösteremezsen, unut gitsin. Yapma hiçbir şey.
Bu yapabileceğin son doğru şeydir. Yapmadığın gibi de düşünme.
Konu alışmak olunca ben sadece 4doğru şeyle sınırlandırabiliyorum. Çünkü en son birine alışmaktan korkmuştum; başıma geldi. Sonra da birinin yokluğuna alışmaktan korkmuştum; oldu. Önce yok oldu, sonra yok etti etkilerini.
Gidişler sessiz olsa da içimizde yaptığı gürültüyü anlatmanın imkanı olmaz.
Neyse sonuç olarak açlığa alışmak isteyenlerdenim.
Her pazartesi diyete başlayanlardanım, bu da bir alışkanlık. Başarısız da olsa.

19 Nisan 2012 Perşembe

Yanında sevgilisi içinde aşkı.


İnsan hayatına kimlerin girebileceğini tahmin edemiyor.
Tatlısını kiminle paylaşmak isteyebileceğini bilemiyor. kibenbukonudaçokseçiciyimdir.
Böyle şeyleri önceden tahmin edebilsek belki şu an bizi mutlu eden insanın hayatımıza girmemesi için her şeyi yapıyor olabilirdik. Ya da bizim için çok yanlış bir insanı, sırf çok çekici diye hayatımıza alıyor olabilirdik.
Kim bilir belkide o insanı çoktan hayatımızdan uzaklaştırmışızdır. Yargılarımızla.
Belki de henüz tanışmamışızdır.
Biz küçükken ingilizce öğretmenimize aşıktık. Bütün kızlar onunla evlenmeyi hayal ediyordu. O sınıfa girdiğinde kızların kadrajındaki bütün ışıklar sönüyor, etrafta pembe baloncuklar uçuşurken tütsüler yanmaya başlıyordu. Sanki bütün sınıfa değil de sadece 'bana/Esra'ya/Melis'e/Mehmet'e' gudmorning diyordu.
Mehmet. 
Bazen hayallerinde ingilizce öğretmenimizin olduğunu düşünüyorduk, çünkü bizi kıskanıyordu ondan. Öğle aralarında gazoz alıyordu ona, tostunu onunla yemek istiyordu falan filan.  Çok şaşırtmıştı bizi. Ya da bilmiyorum belkide biz çok ön yargılıydıkdıkdıkdık. 
Bir50 boyumuzla ilk defa o zaman bir erkeği kıskanmıştık.
İlk defa o zaman rüyamızda bir erkekle el ele tutuşmuştuk, belki biraz daha ilerisi hihhihi.
Sonra tabi okul bitti.
Sonra Twitter'a dadandık. Önce havalı olan birkaç kişiyi takip ettik, aklımıza havalı insanlar demişken aşık olduğumuz öğretmenlerimiz geldi.
Hemen tıkladık.
'follow'
O kadar fenomenin arasında tabi ki de şansı yoktu kıçı kırık bir ingilizce öğretmeninin.
Bir de baktık ki twit çalıyor. Heh. Al sana bir tık daha.
'unfollow'
İnsanlar uzaktan çekici geliyor. Bazen de itici. Zaten davulun sesi de uzaktan güzel gelir.
O çok çekiciydi. Ama uzaktan, gudmorning derken mesela.
Ben ki çok fazla ön yargılı bir insanım.
İnsanları tanıdıktan sonra ön yargılarını kaşıklayarak yiyen, hatta kepçeleyerek yutan bir insanım.
Bugün çok fazla konuşmadığımı fark ettim. Toplasanız belki de seksen cümle bile kurmamışımdır. Kendi tercihimdi; sessiz kalmak. Çünkü düşünmem gerekiyordu.
bukadarfazlainsanıniçindesessizkalıpdüşünmekçokzorbiriştivebenzorubaşardım.
Aileme baktım. Çekirdek olanına değil. Genişine. Baya XL bir ailem var. Say say bitmez.
Eğer bana seçme hakkı tanınsaydı birçoğu olmazdı etrafımda, ben de birçoğunun gereksiz cümlelerinden mahrum kalırdım.
Cümle deyip geçip küçümsemeyin; bazı cümleler insanı en derinine çeker, hayatını tamamen değiştirir. Şükür ki ben henüz öyle bir cümleyle tanışmadım. Belki sen bugün tanışmışsındır, belki gazetenin en gereksiz köşesinde belki arkadaşına sevgilisinin attığı mesajda.
...
Sonra yine ona geldim.
Onu düşündüm.
Onun cümlelerini. Ama hepsini. Bana söylediklerini, diğerlerine söylediklerini.
Eğer böyle bir şansım olsaydı, duygularımın ayarıyla oynayabilmek gibi, değiştirir miydim onları diye düşündüm? Midemden sesler geldi. Acıktığımdan değil büyük ihtimalle içimde uçan cinsten böceklerin kıpırtısıydı. Cevap basit. Hiçbir şeyi değiştirmezdim. Onda ön yargılarımı yıkıp, sonunu düşünmeden aşık olmama izin vermiştim. Ama belki biraz onun ayarlarıyla oynayabilirdim hatta bütün kızların iyiliğine kanında biraz odundan biraz öküzden olan çoğu erkeğin ayarıyla oynayabilirdim ama duygularımın hiçbir yerinde değişiklik yapmazdım.
Sonra yine kendime döndüm.
Onu düşündüm.
Ondaki yerimi.
Onun öyle bir seçeneği olsaydı. Yine beni seçer miydi.
...
Galiba başkalarına ait sorularımızın hiçbirine, hiçbir zaman, hiç kimseden cevap bulamayacağız.
Sorularımızla, tedirginliklerimizle, söyleyemediğimiz aşklarımızla ölüp gideceğiz.
Merak ediyorum kaç insanla kaç aşk öldü?
Bir insan ölürken içinde kaç insanla birlikte öldü.
Bu yüzden kendimi seviyorum. ,Sevmediğim bir insanla sırf 'mantık' bunu istiyor diye ölmeyeceğim için.










18 Nisan 2012 Çarşamba

Öte bir şey


Rüzgar.
Rüzgardan öte bir şey.
Fırtına gibi de değil.
Ortada bir şey işte.
Böyle havalarda sanki gökyüzünde, yeryüzünde insanlardan parçalar dolanıyor.
Renk renk. Soluk, mat renklerde.
Kırgınlıklar, kızgınlıklar.
Paylaşılamayan sevgiler, paylaşmaktan korktuğumuz cümleler.
Hayaller. Ama gerçekleşememiş olanları.
Bugün.
Ya da böyle günlerde.
Dışarıda yürüyen. Yüzüne rüzgar çarpan her insan, nasibini alıyor diğerlerinin parçalarından.
Bazen içinden geçiyorlar, bazen ortasında kalıyorlar.
Yoksa sabah mutlu uyanıp, dışarıda yürüdükten sonra evine mutsuz dönen insanın içinde bulunduğu ruh hali başka türlü açıklanamaz.
İnsan sevdiğini yarı yolda bırakamaz.
Sebebini açıklamadan gidemez, giderse peşinden gelecek olan sorulara kendini alıştırması gerekir. Kabullenmesi gerekir soruları. Ve veremediğimiz her cevap, içimize oturan öküzdür.
Nereye oturduğuna sen karar ver; kalbine mi beynine mi? Yoksa daha derine mi.
Bugün dışarı çıkmaya korkuyorum.
Herhangi birinin kararsızlığını üstüme almaktan korkuyorum.
Peşimden gelebilecek olmasından korkuyorum; cevapsız soruların.
Hayal kırıklığı.
Hayal kırıklığından öte bir şey.
Umutsuzluk gibi de değil.
Ortada bir şey işte.


10 Nisan 2012 Salı

Aslında bakınca böyle, böyle bakınca aslında öyle


Şimdi şöyle söyleyelim.
Bazı erkeklere aşık olmak hiç yakışmıyor. Böyle bir Ortaç'laşıyorlar, çirkinleşiyorlar. Dahası bir kızın merkezi olabileceklerine kendilerini çok iyi inandırıyorlar. ya da biz kızlar bu konuda çok iyiyiz. 
İstisnalar var tabi. Kim Nihat Altınkaya'nın evlendikten sonra çirkinleştiğini söyleyebilir ki? Kimse. Bilmiyorum belki Ortaç söyleyebilir. Belki Ajdar. Ama emin olun bunlarla sınırlı kalır.
Herkes ayrılıyor bu aralar. Bence bunun tek açıklaması mevsim. Yani ilkbahar bile olması gerektiği gibi değilken sonbahardan kalma bir ilişki ne kadar gerçekçi olabilir ki?
Siz siz olun gelmeyin böyle mevsimlere. Kocalarınızı, sevgililerinizi bırakmayın he.
Her gün sarı tişörtlü çocuklar görüyoruz. Saçları dağınık, kendisiyle ilgilenmemiş gibi görünen ama evden çıkmadan önce aynaya seksen kere baktıklarından emin olduğumuz erkekler. Biz kızlar. Ya da ben. Ve benim gibi birçok kız, yani zevk sahibi, çilekli sodalarımızı içerken onlara bakmaya devam ediyoruz.
Hayır.
Bakmak değil.
Göz gezdirmek olsun kelime. Bakmak çok uzun bir şey.
Yani bir erkeğin etrafında kafanız üç yüz altmış derece dönüyorsa sizin gözleriniz kendi yerinde dönüyor demektir, göz gezdirmiyorsunuz.
Ama inanın kızlar her Nihat Altınkaya'nın altında bir Sertaç Ortaç yatıyordur.
mantık hatası yaptığım cümlemi düzeltmem gerektiğini düşünüyorum.
Ama inanın kızlar her Nihat Altınkaya'nın içinde sevimli, küçücük, minik bir Serdar Ortaç vardır.
ne kadar düzelir ki içinde bu kadar zıtlık olan bir cümle.
Bazı kızlara da aşık olmak hiç yakışmıyor. Böyle bir topraktan değil inek çiftliğinden gelmişe dönüyorlar. Aşk kelimesi de onlara hiç yakışmıyor. Ama yapacak bir şey yok, onlar adını aşk koyuyor.
ETENŞIN PİLİZ!
Merkezinize aldığınız, alıyormuş gibi yaptığınız erkeklere dikkat edin.
Konuşmasını bilsin.
İlk aşkınıza benzesin. Babanıza belki abinize. benim ilk aşkım abim mesela. yerim onu.
Herkes gibi olan bir erkeği bulmak çok kolay, sarı tişörtse an itibariyle mağazalarda.
Susmasını bilsin.
Kızlar yeterince konuşmalarına izin vermeyen bir erkekle uzun süre yapamaz. Kızlar konuşur. Konuşur yani. Biz konuşuruz. Konuşuyoruz. Konuşacağız.
Gerçekleri görebilsin.
Sevdiğinizi anlayamayacak biri yakında sizi sevmeyi de bırakacaktır.
Ya da daha on dokuz yaşında olan birinden bunları mı öğğğrencem yea deyip gidebilirsin. Gittiğin gün de ölebilirsin. Aşkın ölüm de kokabilir gülüm ayrıca senin yaptığın gider hoşuma da gidebilir.
İleride kocam bana kekler yapsın temalı bir fotoğraf paylaştım, herkes bilsin yani.
Öptüm.




2 Nisan 2012 Pazartesi

Bir soru bir mesaj

 
    İhtiyaç duyduğum en nadir zamanlardan biriydi. Hayır. Hiç ihtiyaç duymuyordum.
Öylece çıkagelmişti.
Bir şey diyemedim, reddetmek aklımın ucundan bile geçmedi.
Zaten aşk reddedilemeyecek kadar az bulunan bir şeydi. Üzüyordu ama biliyorum mutlu da ediyordu.
Çok sıcaktı.
Gülüp eğlendiğim, alışveriş yaptığım bir gündü. Tek fark yemek yiyemiyordum. Midemde beni ayakta tutacak hiçbir şey yokken buna bir de hafif kıpırtılar eklendi.
Tekerrürden ibaret olan bir ilişkinin sonunda böyle canlı bir şeyle karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi.
Bir soru sordu.
Sıradan, basit bir soru.
Sorusu kadar basit olabilirdi.
Sorusu kadar genel olabilirdi.
Düşünmedim böyle bir şeyi. Zaten ben 23 saat kalori hesaplasam da geri kalan 1 saatte künefeyi düşünmeden yiyebiliyordum.
Kendisini hiç anlatmayan bir adam.
Karşısındaki ne yapar ne sever hiç merak etmeyen bir adam.
İstediği zaman arayan, istemediği zaman hayatından kolayca çıkarabilen bir adam.
Ağzından çıkacak her kelime için her cümle için nefesini tutmuş bir kız.
Ne yaptığını ne sevdiğini her şeyden çok merak eden bir kız.
İstediği zaman arayamayan, sıfatı ne olursa olsun onun hayatının bir köşesinde hep olmak isteyen bir kız.
     En sık ihtiyaç duyduğum zamanlardan biriydi. Evet. Çok ihtiyacım vardı.
Öylece çıkıp gitmişti.
Bir şey diyemedim, itiraz edecek zaman bile tanınmamıştı.
Zaten insan en çok sorularına cevap bulamayınca, duygularının karşılığına alamayınca kırılır, yıpranır.
Çok soğuktu.
Her gün yağmur yağıyordu.
İnsanlar yabancıydı, duygular farklıydı. Aşkı yatakta yaşayanlar ne anlardı ki benim bir sesin etkisinden ne kadar yoğun duygular yaşayabileceğimi?
Soru, cevap. Hepsini kendi kendime halletmeyi deniyordum. Sorular bende, cevaplar onda olmasına rağmen.
Bir mesaj attı.
Çok güçlü, üzerimdeki bütün yorgunluğu kırgınlığı alan bir mesaj.
Sesi kadar önemliydi.
Gidişini unutturacak kadar özlem doluydu.
Kendisini giderek anlatmaya başlayan bir adam.
Sorular sormaya başlayan bir adam.
En azında tatlıyı çok sevdiğimi öğrenecek kadar benimle ilgilenen bir adam.
Aramak istediği zamanların giderek arttığını bana gösteren, hissettiren.
    Sevdiğini söyleyebilmek, sevmekten daha önemli. Sevdiğini söyleyebilen bir sevgilim var. Sevmek, sevmeye çalışmaktan o kadar kolay ki ne dese sevebiliyorum, ne yapsa sevebiliyorum. Zaman azaltır diyorlar. Neyi azaltıyor merak ediyorum bu günlerde. Beraber gülebilmeyi mi, saatlerce sıkılmadan birlikte olmayı mı? Yoksa sevgiyi mi? Ya da insanların azalıyor dedikleri şey fayda mı, birbirlerinden faydalanabildikleri gün sayısı mı?
    Çok değil.
    Bir paket çikolata.
    Bir de hiç bırakmadığın kalemin olsun yanında sevgilim. Gör bak azalan hiçbir şey olmayacak.



1 Nisan 2012 Pazar

Cumartesiden sonra pazar


İstersen istiyor.
Seversen seviyor.
Özlersen özlüyor.
Pazar sabahı neden bu kadar güzel. Pazarı güzel yapan ne. 
Pazar sabahını güzelleştiren dünden kalan kesitler, sabah duyulan onun sesi olabilir.
Yoksa hiçbir pazar çekilir bir dert değildir.
Şimdi her kötü şeyi olumlu bir şeymiş gibi düşünenleri, her şerde bir hayır vardır diyenleri, tatlısı bitince delirip sapıtmayanları çok iyi anlıyorum. Bence zaten başlarına gelebilecek en güzel şey gelmiştir, aşık olmuşlardır. Diğerleri hep ayrıntı.
Seven insan çok da takılmıyor havanın yağmurlu olmasına.
Seven insan çok da umursamıyor yan odadakilerin neden tartıştığını.
Bir şarkı açıyor, dalıyor hayallere insan. Hayal kadrosu iki kişilik. Bir o bir de kendisi. Gerçek kadro ise öyle değil. Gerçek kadronun içinde bir sürü kötü insan var, ayrılık var, insanların birbirinden ayrılması var, aşk yok. Gürültü, hakaret, gri tonları var gerçek kadroda. Gerçek var. Hayal olamayacak kadar gerçek. Bu yüzden hayal kadrosundayız ya. 
Bir şarkı açıyor, dalıyor hayallere insan. Öyle mutlu oluyor çünkü.
Her şarkıyı ona söylüyor, her sözü ona yazıyor.
Alışmak güzel şey, alıştığın aşk olunca.
Onun aşkı olunca.
Yanında yokken bile o varmış gibi yaşamak, onun olamayacağı bir kadroyu düşünememek. Rolü ondan başkasıyla paylaşamayacağını bilmek. 
Çikolatasız sadece birkaç gün geçirebileceğinden emin olmak kadar kesin.