28 Aralık 2012 Cuma

aslında bir konu var

Aslında
insanlar bizi hayal kırıklığına uğratmaz. Biz onlara yüklediğimiz anlamların içinde, yine kendi kendimizi hayal kırıklığına uğratırız.
Biz üzeriz kendimizi, biz heveslendiririz, biz pes ederiz, biz bir anda siler ve yine biz asla silemeyiz.

İnsanlar ikiye ayrılır; güzel gülen, gülmeye çalışırken nefesi kokanlar. Facebook'ta sürekli oyun daveti yollayanlar ve gelen oyun davetlerini spamlayanlar. İnsanlar ikiye ayrılır; abartanlar ve arada oynayanlar; dedikodu yapanlar ve dedikodusu yapılanlar; sarhoş olanlar ve ayık kalmaya çalışanlar...
İnsanlar hep ikiye ayrılır. Etrafımızda aslında sürekli iki farklı insan olur. Ve her seçimimizde de insanlar değişir, karakterler daha farklı şekillenir. Yeni insanlar, yeni ikilikler ve yeni yeniler.

Bencillik mi bilmiyorum. Kararsızlık mı yoksa her şeyden fazlasıyla emin olmak mı bilmiyorum ama bazı insanlar hep hayatımızda olmalıdır. İlişkiyle birlikte, yazılarıyla, filmleriyle ya da 'günaydın' mesajlarıyla...
Evet. Günaydın mesajları atanlar vs iyi geceler.

Yanımızda olmayanlar daha güzel gelir. Hatta tam karşımızda, bize ters olan şeylerse en güzelidir. Çünkü uzaklar daha çekici, tanımadığımız insanlar her zaman daha iyidir.
Tanıdıklarımızsa her geçen gün biraz daha tanımadıklarımızlaşır.


Not: Bu yazı seksen bölümden oluşuyor. İçinde milyon insan ve milyon tane insanlıktan uzak davranış var. Bu yüzden her cümleyi birbirinin arkasından okumalı ama hiçbirini birlikte düşünmemelisiniz.


18 Aralık 2012 Salı

2 gün, 3 hafta, 2 sene

http://fizy.com/#s/3wosj4



Öncelikle yanınıza bir bardak soğuk su alınız. Yazının sonunda da benim yerime içiniz.

Bazı mevsimlerin bazı soğuk gecelerinde küçük mucizeler olurmuş. Elektriğin kesilmesi gibi bir şey değil, suların donması ya da boruların patlaması gibi de değil; sıcak şeyler olurmuş. Sıcak çikolata gibi, yanan ateşin başında oturan insanlar gibi, dilini yakan süt gibi ya da keşke beni kollarının arasında boğsa gibi... Bazıları ateşi eline alır, bazıları da soğukkanlılıkla ateşin üzerine yürürmüş.

Sonu nereye gidecek şimdiden hiçbir fikrim yok ve bir sonu da yok.
Ben varım. 2gün. 3hafta. 2sene var. Bir de dün geceler var ki oralara hiç girmeyelim.

Çocukların ulaşabileceği kadar yakınımda, her çeşit çikolata bulunduğu zamanlarda, benim için fark etmez; birini seçerdim. Ama sadece tek çeşit çikolataya yüklenirdim. Bitter, sütlü, karamelli...
2gün 3hafta önce bunun fazlasıyla saçma ve eleyici olduğunu öğrendim. Farklı ve yeni insanlarla tanıştım. Akıllı, yetenekli, garip, ilgiye aç, kontrol altında tutabilen, yakışıklı, güzel, tatlı, ukala, komik, çok iyi dans edebilen, zeki, ona baktığımda kendimi gördüğüm gibi ve şey yakışıklı... Kaç kere yakışıklı dedim? Pardon. Neyse. Ve daha bir sürü özelliği olan insanla tanıştım. 

Çeşidi fazla, sayısı az olan çikolata yükleme işine geçtim.

Neden her gün insanların birbirine tahammül ettiklerini düşünüp duruyorum, çok iyi anlaşanlar neden çok iyi anlaşıyor ya da bir türlü anlaşamayan insanlar neden birbirlerini bir kepçe suda boğmak istiyor...diye..diye..diye düşündüm. 
Bizi birbirimize bağlayan şeyler neydi?
Bizi birbirimizden tamamen ayıran şeyler neydi?
Sevgi, aşk, çıkarlar, para, baskı? Her biri birçok insanı birbirine bağlarken diğer bir yandan da çoğu insanı birbirinden uzaklaştırıyor.
Bu şey gibi; acının acı acı çıkması.
yok, olmadı.
Şey gibi işte, annenin kullandığı bardağı kullanabileceğini bile düşünemezken sevgilinin bardağını her gün kullanmak gibi.
oldu bence.
Bir de beklemek var.
Sırf birinin geleceğinden emin olduğun için diğer herkese katlanmak ya da sırf o kişinin gitmesini beklediğin için etrafındaki herkese köpü...r..me..k gibi.
...
Ben sizin yerinizde olsam bu aralar yaptığım birçok şeyi yaparken, yaptığım tek şeyden uzak dururdum. Ve 1haftada anne aşuresiyle hunharca kilo alan kızın dramı adlı filmde başrol olduğumu söylemiş miydim?
Sanmam.

Bol yapmacık ilişkiler.
Bol bol samimi ilişkiler.

Öptüm.


21 Kasım 2012 Çarşamba

belki şükredersin


En sevdiğim ayakkabımın topuğu kırıldı.
Çamaşır makinesi bozuldu, babaannemin dedesinin annesinden kalma İngiliz halımız su altında kaldı. Bu arada babaannemler aslen Trabzonlu. Çocukken çok fazla ingiliz çayı içemeseler de Rize'nin nimetlerinden yararlanmışlar ki zaten sizce de İngilizler çok sert bir mizaçla konuşmuyorlar mı?
Çok sert mizaçla.
Çok net cümleyle.
Çok derdi, sonra hava çok sıcak evet derdim.
Kendimi bildim bileli herkesten saklarım. Üzgünsem gülerim. Mutsuzsam gülerim. Üzgün olmak mutsuz olmak değildir etenşın piliz. Neyse ki bende ikisinden de dökülen saçlarımdan hallice var.
Gördüğüm ilk şey turuncuydu. Biraz sıcak biraz da yabancı.
Tanımadığın birini üzmek daha kolay derlerdi de inanmazdım. 
Kabul.
Bazen bir anda kararlar alıp verip koşturup gelip gidebiliyorum. Yaptığım şeyden de genelde pişman olmuyorum ama bazen; mesela etraf sessizken, insanlar gülmüyorken, yapacak her şeyi yaptığımda ve günün sonuna yaklaştığımı hissettiğimde içimi bir korku saplıyor. 
YAHİÇBİRZAMANHİÇBİRŞEYİYETERLİBULMAZSAM
Biliyorum ki her yeni gün yeni başlanmışlıklardır. Beraberinde kötü şeyler bile olsa her gün bir adım daha yaklaşır insan hayalini kurduğu şeye; hayali sadece mutlu olmak ve mutluluk elle tutulup gözle görünmeyen bir çikolata olsa bile.
Benim şuan ki halimin tek sorumlusu fazla tam olmam.
Her şeyimle kendime yetmem.
Kimseyle kendimden olduğu kadar mutlu olamayacağıma inanmam.
BELKİYANLIŞ
Belki de doğru.
Isınmak için başka kollara ya da söküğünü dikmek için fransız terziye gitmek gerekmediğini düşünüyorum. Belki fazla başak burcuyum. Belki de henüz aşık olmadım.
Belkidesorungerçektendebendedeğildesizde


Your faith was strong but you needed proof

You saw her bathing on the roof
Her beauty and the moonlight overthrew you
She tied you to her kitchen chair
She broke your throne and she cut your hair
And from your lips she drew the Hallelujah



En sevdiklerimden bahsetmeye devam edelim.
Arşivlediğim müziklerim, paylaşamadığım künefelerim, yeni tanıdığım ama keşke daha önce tanısaymışım dediğim arkadaşlarım ve yıllardır tanıdığım ama artık katlanamadığım dostlarım.
Katlanamadıklarımı bile en sevdiklerimin arasında bahsettiğimin farkında mısın?
Hallelujah...
Şimdi söyle bana.
Nasıl etkilenmek istersin? Hayatını nasıl etkilememi istersin?
İstersen şimdi gerçekten beni hayatından çıkarabilirsin. Üzerime 5şekerli kahveni dökebilirsin ve kız kıza gecelerimizden vazgeçebilirsin. Ya da kendine bile itiraf edemediklerini bana söylersin. Belki ağlarsın. Belki hıçkırarak ağlarsın.
Küfür edersin.
Hallelujah...
BELKİ ŞÜKREDERSİN?
Bir şeyler hissedebildiğine. Çok basit; canını yakan bir şey olduğunda gerçekten bunu içinde bir yerlerde hissedersin. Aşık olduğuna şükredersin.
Çünkü sevgili, ben hissedemiyorum. Canımı yaktıklarında sızlamıyor içim, bu yüzden mantığıma uymayan bir şey olduğunda karşımdaki üzülür mü üzülmez mi düşünmeden istediğimi söylüyorum.
Bu yüzden beni seven insanın duygularından düşünmeden çok kolay vazgeçebiliyorum.
Kötü biri değilim. Biliyorum.
Sadece hissedemiyorum.
Aşık olamıyorum.
Üzülemiyorum.
Ve en kötüsü de; içimde benim dışımda konuşan bir sürü ben olmasına rağmen; kendim bile beni acıtmayı bu kadar isterken.

17 Ekim 2012 Çarşamba

umut





Ben çizseydim mavi tişörtlü bir adam çizerdim.
Hafif kafası vakumlu. Bıyıklı. Biraz da sakallı.
Şaka bir yana arkadaşlarım çok iyi bilir ki ben bu adamı çizdim.
Sesine makarna kaçmış ve yalnızlıktan ölecek kadar kuğl. 

Büyük adamlar büyük işler yapar. Mesela sabahları severek uyanır, çiçek alır, bebek adımları atmaz, su içer, kahve içer, çayı da şekersiz içer, ton balığının yağını süzer, tuzlu şeyler yemez, karşıdan karşıya geçerken bekler, bazen at gözlüğü kullanır, Adriana Lima için ölmez, bıyıklı olur, dua eder, bir dediği diğer söylediği yedi şeyle tutarlı olur, aldığı suyun pH'ına bakar...

Su içtim.
Soğuk gibiydi.

Kandırdım.
Yeterince değildi.

Anlamanızın zor olduğu şu günlerde tabii ki ben yardımcı olamayacağım. Neyi anlamadığınızı bilmiyorum ama bir yerlerden başlayabiliriz. İlk önce şükredebiliriz. Sonra şükrettiğimiz şeylerle yetinebiliriz. Ya da şükretmek bana yakışmaz ve yeterli gelmez deyip doyumsuz olabiliriz. Doyumsuz insanların doyumsuz nefisleri olur ve genelde nefesleri soğan kokar. Teni kokan insanlar da var laf aramızda. 

Küçük kızlar en çok çilekli sakızları sever. Hatta inanılmaz güçleri vardır; bir kerede seksen tane çiğneyebilmek gibi. Benim de inanılmaz güçlerim var; mesela abartabiliyorum -seksen gibi-

Pardon bayım.
İzninizle bir flört dönemimiz olursa bunu uzatmalı yaşayabilir miyiz? Çünkü o dönemlerde daha iyi adam olabiliyorsunuz siz maymundan kopya erkekler.

Daha ilkokula giden yarım metre bir çocuğun neden gövdesi kadar beslenme çantası olur anlamıyorum. Anlamadığım daha çok şey var tabi. İnsanların neden birbirleriyle oynadıklarını da anlamıyorum, istediği her şey olunca kolay vazgeçebilenleri de anlamıyorum. Kazanınca kaybetmek daha mı çekici? Kaybetmek nasıl olur da unutturur bütün o kazanmak için harcanan eforu. Yemek yaparken tuz atmayı her zaman unuturum. Her zaman su içerim. Ama tuvalete seksen günde bir çıkabilirim? 

Evet. Her şey o beslenme çantası yüzünden oldu.

Gördüğüm insanların sadece kumaştan -pahalı, ucuz- olması ne kadar acı bir bilseniz. Herkes üzerindeki kumaş kadar konuşabiliyor bu ülkede. Pamuktan kumaşı olanlar keten adamı nasıl eziyor bir bilseniz. 

Kumaş demişken daha geçenlerde bir sürü para döküp aldığım şeyin dün çakmasını gördüm ve içime bıyıklı bir öküz oturdu. Bunu yapmasın insanlar.

İnsanlar yapmasın.
Yapmamalılar.
Yap-a-da-bilirler.
nys sn msglsn glba.s.s.s

Yazının şerbeti: Sakin ol ve içmeye devam et.




22 Eylül 2012 Cumartesi

beirut beirut ağladım beirut


Dün gecelerden Beirut'tu.
Kuruçeşme, Beirut'tu. Herkes Beirut'tu.

Bütün Ortaköy Indie-rock ile sallandı. Hatta tahterevallilerle yükseldi bulutlar.

Sign me up Santa Fe!

-Oha, bayılabilirim şuan İrem!
-Kendimi kaybetmiş olabilirim!


Sign me up Santa Fe!


Demek istediğim şu ki dün geceden sonra Zach'in sesinin alıp götürmesinden sonra hiçbir konserin bu kadar beni etkileyebileceğini sanmıyorum. 
Yollarda hep onu duyduk
gibi
Kediler gördük büyük 
gibi
Kuruçeşme'ye gidiyordur
dedik.

-Bu şarkının üstüne mesaj at bence.
-Benden geçti, sen yol yakınken at bence.

Far from home, elephant gun!

Bence kesinlikle herkesin beklediği şarkı buydu. Elephant Gun. Allah aşkına! Kaç enstrüman çalabiliyor bu adam? Sesinin içinde kaç kişi gezemedi o gece? Ben sesindeydim. Boğum boğum ama net bir sesi vardı. 

Herkes orada değildi tabi. Beraber gitmek istediğimiz insanlar yoktu belki de yanımızda. Ama en azından bu adamlardan bu tarzdan anlayan birçok insan boğaza karşı neredeyse ağlıyorduk.

they call it night and I know it well!

-Nasıl yani? Bitti mi? Oha yok artık! 1saat miydi. (İSYANLARDAYIZ)
Aynı dilden konuşmadıklarımız söylendi 'hacığağ bir saat için mi verdik o kadar para hıhahahah' Vur patlat bir tane ağzına otursun.
-Çok cool gittiler ama. 
-Dur dur geliyorlar.


A Sunday smile we wore it for a while.
A Sunday mile we paused and sang. 

Kuruçeşme'nin alkışlarına, göndermek istemeyen Beirutcularına direnemediler ve 1 saat daha uzattılar konseri. Dönüşleri muhteşem oldu. 

Kim memnun kalmadı?
(sessizlik)

Yapılacaklar listemden bir şey daha çıktı. O nasıl bir çıkıştı öyle! Bir daha gelsinler! Ya da ben gideyim tekrar. Herhangi bir yere. Herhangi bir yerdeki konserine yine!


The lights go on 
The lights go off 
When things don't feel right 
I lie down like a tired dog 
Licking his wounds in the shade 

Hiçbiriniz dün geceki biz kadar şanslı değildiniz. Ben şanslıydım. Oradaki herkes gibi. Hala konserin etkisindeyim. Psikopat gibi çektiğim videolara bakıyorum. 

Bi de şey
Güzel şarkılar size de yardımcı oluyor mu; yeni karar almanızda?
Bana oluyor.
Özletiyor.
Huzur diyor. Öpmek diyor.
Şarkılar çok şey yapıyor bize.

(MUTLULUK)

Yazının Beirut'u: Çok pişmanım a dostlar! Keşke sahne önü alsaydım! Beirut'un şarkı sözlerinin yazılı olduğu dosyaları ben kapsaydım. Bazen elim ucuz yerlere gitmeli!







12 Eylül 2012 Çarşamba

Valizimdeki insanlar


Kocaman siyah biraz da kirli bir valizin içine yerleştirilen eşya gibiyiz.
Özenle hazırlanmışız. Tamamımız bu dünyaya ait.
                                                Kirletilmiş valize.
Nefes almakta zorlandığımız zamanlarda büyük ihtimalle üzerimize başka bir valiz geliyor. Biraz daha yenice. Belki başka bir kız. Belki de çok az parlak. Ama sade.
Her gün yeni bir insan. Her indirimde yeni bir elbise.
Burnu güzel. Rengi güzel.
Sevilmek istiyoruz sevmekten çok. Bir kerede tatil planlarımızı o yapsın istiyoruz. O alsın vanilyalı duş jelini. Ne bileyim işte. Sorsun mesela.
                           ne istiyorsun?
                                   nasılsın?
        hangi eteğine ütü yapayım?
Düşününce her indirimde 'ah buna aşık oldum hemen denemeliyim' diyen insanın her boşlukta 'ona aşık oldum' demesini yadırgamamamız gerekiyor.
Zaten Allah aşkına. Neden yargılıyoruz ki insanları?
İstediği kıyafeti giyer, eskitir; bir kere bile giymeden toz bezi yapar.
İstediği insanı sever, ayrılmaz ya da hiç başlamadan uzaktan sever.
Minisini de, türbanını da.
Sarışınını ya da esmerini.

Taşımaktan yorulduğumuz çantalarımız da var bizim. Bütün ağırlığından ve fazlalığından kurtulmak istediğimiz insanlar.
Olmuyor, yapamıyor, kurtulamıyoruz. Belki lazım olur diye diş fırçamızı da alıyoruz çantamıza, ya üzülürse diye en sevmediğimiz insanları davet ediyoruz partimize.

İtiraf etmeliyim ki alışveriş manyaklığının anasını ağlatıyorum.
Sevdiğim zaman da aklımı ağlatıyorum. Mantık geri durmalı biraz. Aklımla aşık olamam ben. O gitsin mesela iktisat çalışsın, mezun olsun bir de işe girsin yeter. Ben kalbimle yaşarım.
Bir de minilerim tabi.

7 Eylül 2012 Cuma

bize gelsene iki molekül patlatırız


Diş fırçalarımızın ne kadar sert olması gerektiğini nasıl dişlerimize hafif, narin, ah kıyamamlı dokunuşlarda bulunmamızı söyleyen pek sayın İsviçreli bilimadamları......

Düşündüm taşındım ve artık düşünmek istemediğime karar verdim. Zaten şerbetten yarısı ölen hücrelerimin bir de boş şeyler yüzünden ölmemesi gerektiğinin sonucuna vardım. Çünkü dedim ki o bölüm az hücreyle bitmez.

İki açısı yetmezmiş gibi üçüncü açıyı bulan zayıf, turuncumsu, derin bakışlı, eşşşşek gözlü pek sayın İsviçreli bilimadamları....

Kendi kendime konuştum ben. (sıkıyorsa nedenini tahmin edin ) Bir silkelen güzelim nedir bu halin senin dedim, çok bilmiş kendime. Senin kuralların vardır. Tabi ya kurallar. Bildiğiniz Murphy Kuralları benimkiler. Biraz daha benli biraz daha pembeli falan. Siyah kalın defterlere ihtiyacım yoktur çünkü çok siyahlar; sevmem öyle resmi şeyleri. Aldım elime ayfonumu....açtım notlarımı....baktım prensiplerime.

#en çok kendimi severim ben
Çünkü kimseyle kendimle eğlendiğim kadar eğlenmem. İçip sarhoş olup kendime komiklikler yaparım. Sevip şımartır sonra da ansızın giderim ben. 20mden birkaç hafta aldım ama hala abimin omuzlarına zıplar, bağırsaklarımın neden bir türlü çalışamadığını konuşurum ben. Büyürüm aslında ama hep küçüğüm ben.
#adımlara ihtiyacım yok koşarım ben
Bu 'bana bir adım gelene 3adım giderim' le alakası olmayan bir prensiptir. Hatta tam aksi. Bazen çok kro olurum ve bir sürü kamyon yazısı söyleyebilirim ezberimden. Ve asla şiir sevmem. Sevemem. İnanmam öyle kafiyeli aşklara. Tutarsız olmalı aşk. aşkdiyebirşeyvarsa. Hesabı kitabı olmamalı. Ali amcanın veresiye defteri gibi olmamalı. Karışık, buruşmuş, eskimiş... İki kişiyle olur aşk. İçinde üçüncünün olduğu aşk değil sadece bir kandırmacadır.

Beyaz önlükleriniz sarı olsaydı da bir havanız olsaydı adınızdan başka, çok kirli sakallı İsviçreli bilim adamları......
#çok severim ama ben
Sevdiğim zaman tam bir bir tam mallaşırım, merkezime alırım; hiçte göt olmam ben. olmazdım ben. harbi oldum ben. neyse konumuz bu değil. Sevdiği zaman belli eden tiplerdenim mesela. OHAHAHAHAH olum çok seviyom ya der dururum anneme. Anneme anlatmazsam sıkılırım o ilişkiden. Anneme anlatamadığım ilişkiden bir cacık olmaz çünkü. Çünkü annem güzel incir reçeli yapar. Çünkü herkesin annesi koca bir yaz boyunca bulduğu bütün meyvelere şekeri basmaz, hobi olarak reçel yapmaz.
#yürümeyi severim yürütenden ötürü........
Bazı sokakları sevmem. Çok anımın olduğu yollardan geçmem. Geçmek zorundaysam karşı yola geçer öyle yürürüm ben. Sizi artık sevmiyorsam tamamen çekilmez öküzün teki olabilirim. Sevmediğimi açık açık belli ederim de. Takmam. İlgilenmem. Güldürmek için ve hatta gülmekten ölebileceğim esprinize gülmemek için sidik torbamı bile patlatırım ben. İnat değilim ama sevmediğim insanlara gülmem ben. Ki genelde gülerim ben.

Lan evde kaldınız be İsviçreli bilimadamları..........
#en çok beni seveceksiniz.
Şaka lan korkmayın.
Ama sevmiyorsanız da muş gibi yapmayacaksınız.

#bunlar bitmez
#
#
#
#her gün kendime prensipler getirebilirim.
#
#
#her gün prensiplerimden vazgeçebilirim.


Her şeyi yapabilirim de nefret etmeyi bir türlü başaramıyorum. Sadece uzaklaşıyorum.
Şimdi söyleyin bana pek lensli İsviçreli bilim adamları.
30umda hala evlenmemiş olursam....
bana üç açılı teklifte bulunabilir misiniz?
"bir sen....bir ben...bir de kırmızı papyon" şeklinde.
hı?

27 Ağustos 2012 Pazartesi

şerbet önemli



Böyle çilek gibi sevdiklerim var. Yesem, biliyorum doymam. Benden dolap kadar uzakta olsa bilirim dayanamam gider alırım ellerimin arasına. Bir yerim ki sormayın.
Son zamanlardaki yazılarımın hepsinde bir yemek derdim almış başını gidiyor. Bu da demek oluyor ki sadece erkeklerin kalbine giden yol mideden geçmiyor; onlara ben de dahilim!

Sonra. Durdum. Düşündüm.

Biten güzel şeyleri sevmeyi hobi edinmişim.
En soslu makarnalar, birkaç dakikalık ama birkaç milyonluk huzur veren şarkılar, künefeler, bittersport mesela. Sonra güzel başlayıp sonu -benonutanıyamıyorum- luk aşklarım.

Hep şey diyorlardı aşkım; beklemediğin anda öyle biri çıkıp gelecek ki seni büyütecek, güldürecek. Sesini yemek isteyecek; kokusunu görmek isteyeceksin. Böyle şapsal, gerizekalı bir şey olacaksın dediler aşkım.
Şimdi sen geldin ya. Ben çok gerizekalı oldum.

Karpuz iyidir.

Geldim. Baktım. Kimse yokmuş.

Valla biri olsa gelmezdim. Biriyle dolu olsaydın sevemezdim. Sen de sevemezdin. Gülemezdin ve en kötüsü güldüremezdim seni. Bende biri var sanıyordum ama insan kendisini kandırmakta bir numara biliyor musun. Hiç sevmediği birini bile sevebilir insan. Tanımasa bile tanımak isteyip tanıyormuş gibi yapıp yapmacıktan tanışır tanışmak istediğiyle. Sonra pişman olur. Ne kadar kandırabilir ki inancı kalmadığında...

elektrikler gitti.

Neyse sonuç olarak hiçbiriniz çişini tutarken yazı yazmak nasıl bir duygu bilmiyorsunuz. Ben biliyorum ve kahretsin ki yine en birinci benim.

Öğreniyorum ben. Hala öğreniyorum.
Güvenmeyi öğreniyorum. Öylesine sevmeyi. Kafamda kurduklarımın beni ileri değil geri götürdüğünü kabullendim ve hala öğreniyorum ben.

Bugün kendine beni anlat sevgilim. Seninle olan beni.
Ne kadar güzel güldüğümüzü. Birlikte hazırladığımız gidilecekler listesinin her bir şehrine attığımız tikleri düşün sevgilim. Hiçbir şey tabii ki de kolay olmayacak. Kolay olsaydı istemezdim zaten. Bu çişimi tutarken hala bu yazıyı devam ettirmem gibi bir şey.

hadi gel. su içelim.

Yazının şerbeti : seni bana hazırlayan her neyse sevgilim, ona çok teşekkür ederim.




13 Ağustos 2012 Pazartesi

bir çikın olayı


Beyler. Bayanlar.
Fırında tavuğa hoşgeldiniz.

Bende bir ses var susturamadığım, doyuramadığım. Onun adını söylemek istiyor, sus diyorum herkes duymasın. Susmuyor. Sıkılmak nedir zaten hiç bilmiyor, hep adını söylüyor.
aynı isim. aynı adam. aynı soğandan göz yaşarmaları.

Beyaz mutfağımızı kirletmeyi severim. Kırmızı biberleri jülyen keserim, sarıların da tohumunu çıkarırım. Onlar bir tavada kavrulurken, bendeki ses yine söyler aynı ismi. Sanki o herkes değil, herkes oymuş gibi. Birilerinde onu bulmak zor, onda birilerini bulmak kolaymış gibi herkesten sıyrılırcasına.
Soğandan inatla sıyrılmayan zarı gibi. İlişkilerimiz bir zar inceliğinde ve aynı zamanda inatçılığında da. Gel desen gelmez, git desen gitmez aynı tavaya yağ koyduğumuz insan. Gelemeyenler çok önemli oluyor; ulaşılmaz oluyor ki zaten onları önemli yapan da ulaşılmaz oldukları. Tavayı boyumuzun yetişmediği dolaptan almaya çalışmak gibi. Bir türlü gitmek bilmeyenler de saygısızca hayatımızdan bir andan çıkıp giden daha sonrasında da bir arkadaş ortamında gördükten ya da 'profilresminideğiştirdiktensonra' arayıp, soranlar oluyor.
Tatlıya ilk başlamak isteyen ben olurdum ve bu yüzden kendimi bencillikle suçlardım. Yemek yapmaya başladıktan sonra; insanların cidden birbirlerini ayakta götürdüklerini fark ettikten sonra en büyük bencillerin o bir türlü gitmek bilmeyenler olduğuna karar verdim.

Babam her Rusya'ya gidişinde değişik baharatlar getirirdi ve bence evinde bu baharatlardan olmayan insanların hayatlarında çok büyük bir eksik var. Fırındaki tavuğun kokması gerekir; çeşit çeşit baharatlarla, soğanla birlikte. Abarttığımız ilişkilerimizde de böyle. Kokular olmasa belki de hatırlamak daha zor olurdu. Gitmek nedir bilmeyenler, kokulardan başlar sizi rahatsız etmeye. Mesaj atarlar 'otobüste bir kız vardı, senin parfümünden kullanıyordu' ya da sosyal mesaj gönderirler çok tırt tivitleriyle.
İnsanlar kendilerini hatırlatmak için ölüp bitiyor şu günlerde.
Bilmek için gerek duymadığım şu günlerde.
gitmemek' diye bir kelime varsa hayatımızda; ilişkide tutunmalıyız o kelimeye. gitmesin diye. bitmesin diye. Yoksa bittikten sonra sadece çırpınışları izlemek hoşumuza gidiyor. İnsanız ya hoşumuza gidiyor birilerinin bizim için çırpınması, biz başkası için çırpınırken.

Neyse. 


9 Ağustos 2012 Perşembe

Saygılı bir yazı


Çok saygılı bir yazı olacak bu yazı çok.
Çok saygılı yazının çok saygılı bıdı bıdıları.

Evvel zamanın iki v'li olmasından önce; bundan yıllar öncesinde, çok çok öncesinde, her şeyin başlamasından önce ya da birkaç ay önce bilemiyorum ilk görüşte ve anlık olan aşka inananlardandım. Öylesine sever öylesine üzerdim. Bir anda başlayan şeylerin sonsuza kadar süreceğini düşünecek kadar da aptaldım. Biraz Gülşen Bubikoğlu'ydum biraz  Leighton Meester'dım. Kıskanır ama sonuna kadar peşinden gider, peşine kadar gider ama sonuna kadar kıskanırdım. Bu yüzden krem şantiden yaptığım ilişkimin temelleri en ufak bir güvensizlikte eriyip giderdi. Akıl edemezdim ilişkimin temeline koyduğum krem şantinin içine toblerone karıştırıp etrafını wafflelarla kapatmayı. En ufak bir sıcakta kayıp gittiler bu yüzden. Sayemde. İsteğimle.
Sonra istemeden değiştiğimi fark ettim. Birini kıskanmak çok farklı bir şeydi. Kıskanmak çeşit çeşitti ve ben kafamda türlü senaryolar yazıp ilişkisini o senaryolara inanarak bitirmekte markaydım. Ortada kız yok aşk yok ben geçmişten gelecekten toplayıp ortada bir aşk olduğuna kendimi inandırırdım.

Sonra, evvel zamanın tek v'ye de düşebileceğinden sonra düşündüm ki ne gerek var elin çocuğunu bu kadar göğe çıkarmaya. Sev, tamam. Aşık ol, tamam. Güzel cümleler, çilekli pastalar tamam. Tamam ama neden onu geçmişinden kıskanayım ki? Tabi ki de keşke benle yaşasaymış onları gerizekalı, ne gerek vardı ki gibi düşünüyorum. Ama kıskanamıyorum. Her zaman dengeler olduğunu düşündüm. İçimizde bir yerlerle dengelerin dışarıda bir yerlerde bütünleştiğine inandırdım kendimi. Neden seninle olmayı tercih ettiği halde bokuna kadar inersin ki çocuğun. Oldu ki korktuğun başına geldi. Bıraktı seni. Sana onunla olmayı istediğini söyledi. Olabilir. Ölmeyeceksin inan bana. Sevdiğin kadar sevileceksin ve seninle olmak istemeyeni bir noktada sen de istemeyeceksin.

Kimse kimsenin ruh eşi değildir. Yoktur yani öyle bir şey. İnsanlar ortak noktalar bulurlar bir sürü farklı yönlerinin arasından. Sonrada ruh eşim derler. Oldu. Bok eşin canım. Kendini kandırmakta bir numarasın. Onun seni aldattığı kadar sende aldatacaksındır. Sevmediği kadar sevmiyorsun. İstediği kadar istiyorsun ve bazen kendini çok kandırıyorsun.
Böyle bakmaya başladığımdan beri inanın başım daha az ağrıyor. Hep diyorum ki 'ne olmuş yani ölecek miyim?' Çünkü fark ettim ki çok süslü unutmalarım var.Ve aşk bir anda olmuyor. Fark etmeden oluyor. Hadi lan; onunla ben mi? hahahah derken oluyorsun. Birine ne zaman seni unutacağım artık dediysem zaman aldı, zor unuttum. Bu yüzden unutmak istediğimde bir anda onun haberi yokken başlıyorum buna. 

Çok saygılı eski sevgililerim, sevgilimin eski sevgilileri, eski sevgilimin yeni sevgilisi, gelecekteki sevgilim; şuanda eşitiz ve ne zaman olmaması gereken bir şey düşünürseniz büyük ihtimalle ben de öyle şeyler düşünüyor olacağım ve bana vermiş olduğunuz sıkıntı künefemi yiyene kadar olacak; sonrası hep şerbet.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

okul biyografisi



Boy 1.40 Statü: İlkokul
Kokulu silgilerin var. Barbie li defter kapların ve ayrıca kokulu kağıtların da var. Mavi önlüğünün desen desen yakaları var. Beyazları sevmiyorsun, nerede değişik şeyler var onları seviyorsun. Her gün son tenefüste düşüp, çorabının dizini yırtıyorsun. Bu işte iyisin ve sınıf öğretmenine aşıksın. Sınıftaki, yan sınıftaki, bahçedeki bütün o sümüklü çocuklar senden de kısa ve çok aptallar. Öğretmeninin gözüne girmek için her şeyi yapıyorsun. Beslenme saatlerine dikkat ediyorsun, fişlerini ezberliyorsun. En sevdiğin cümle IŞIK ILIK SÜT İÇ. Işık değişik bir isim senin için. Ali gibi değil, Ahmet gibi hiç değil. Atlarla ilgilenmiyor, süt içiyor. O senin idolün kızım.

Boy 1.55 Statü: Ortaokul
Siyah en sevdiğin renk. Kırmızı, pembe? Hayatta tercih etmeyeceğini düşündüğün renkler. Göğüslerin yeni yeni çıkıyor, herkesten saklıyorsun. Kamburun çıktı gerizekalı, görünmesinler diye uğraşmaktan. Her şeyi en çok sen biliyorsun ve yeni bir saç modeli buldun bırakmıyorsun.
Hayatının aşkını buldun.
Esmer ve yakışıklı.
Seni tellerinle seviyor.
Kaşların seksen santim kalınlığında güzelim ama küçük dağları ben yarattım havasındasın. Ortaokula da sığdırdın bir aşk. Öyle çok heyecanlı değil ama ilk aşkımsın diyorsun ona. Lan dünkü boksun ne aşkı? Bütün gece, bütün gün konuşuyorsunuz. Yanında bir kız görsen kapıları yüzüne çarpıyorsun. AŞKIM O KAPILAR DEVLETİN MALI BİLİYORSUN DİMİ? Bırak onu, arkadaşını duvarı delsin diye ikna ediyorsun. Yetmezmiş gibi dersi dinlemeyip onunla kağıtlaşıyorsun. O değilde, kim bilir kaç kişiye önayak olduk.

Boy 1.58 Statü: Lise
Hay aşkım. En çok evrim geçirdiğin dönem. İnanmayanlara bakın neymişim ne olmuşum diye öğrenci kartlarını gösteriyorsun. Çalkantılı bir dönem bu. Her senesinde ayrı bir saç modelin var şimdikinin aksine. En güzel dönemim diyemiyorsun. Dilinin ucuna geliyor ama geri gidiyor sözcükler.
Lise 3 kişiydi. Seninle birlikte 4.
*Hayatınızda tanıyabileceğiniz en kötü kız. Şu Rosalinda'daki SOLEDAD, 101 Dalmaçyalı'daki Glenn Close gibi bir şey.
*Hayatına girdikten sonra adam ettiğin insan. Örnek veremiyorsun çünkü aranızda kötü bir şey olmadı.
*Bir de hayatının her anını birlikte geçirebileceğin kız. Örnek veremeyeceğin kadar sevdiğin.
Hem şanslı hem hatalı. Bazen çok sabırsız, dinlemeyi sevmezdi. Bazen de çok sabırlı oldu. İnsanlar konuştu, insanlar uydurdu. Biteceğini bildiği şeylere katlanma gibi huyları var deli kızın, hiç sesi çıkmaz. Nasıl olsa bitecek, nasıl olsa gidecek....

Boy 1.62buççuk Statü: Üniversite
Biri onu BBG evine atmış gibi hissetti.
-Noluyor lan kimse birbirini tanımıyor ama herkesin birbirinden haberi var düşüncesi.
-Anne ben gaylerden hoşlanıyorum, evren bana pis pis sırıtıyor ve şöyle diyor 'YALNIZÖLECAKSIN' kabullenişi.
-İnsanların yaptıklarını sevmen, onları sevdiğin anlamına gelmiyor pişmanlığı.
-KENDİSİNİHERKESTENÇOKSEVDİĞİNİANLAMASI
-Bir anda deliler gibi kilo alışı ve çılgınlar gibi tatlı yemeleri.
-Olmayan şortları.
-Kilo verişi.
Biri sanki seni düdüklü tencerede pişmeye bırakmış gibi hissettin dimi.
Yandım alın beni isyan bayrakların.
laflar.
laflar.



Yazının şerbeti:
Hala tatil yapamadım ama havalıyım.

13 Temmuz 2012 Cuma

olur olmaz yerde geldiler

onlar dedi ki olmaz
olmaz dedim. pembeyi sevmeliyim bugün de. artık taze fasulyeye ketçap sıkmadan yemeliyim. büyükler böyle şeyler yapmaz. baktım ki çok samimiyetsizler. geğiremiyorlar insanların içinde. ben yapsam gülüyorlar. dedim ki yine çok samimiyetsizler. kafaları çok büyük. ne gerek var koca kafalı olmaya. olmaz dediler. büyüyeceksen sevmeyeceksin öyle herkesi. herkesi kendin gibi görmeyeceksin. kendini herkes gibi bilmeyeceksin. dedim olur. ne gerek var ki benden başkasını kendimden çok sevmeye.
onlar dedi ki olmaz
zamanlar evvel zamanlar diye bilirdim. on ikiden sonra yakışıklı erkekler bal kabağına dönüşür diye dışarıya çıkmazdım. parmak uçlarımda yürürdüm kristalden ayakkabılarım çatlamasın diye. olmaz dediler. zaman dediğin su gibidir akar gider. her şey gerçek. senin o bal kabağı dediklerin seni üzer. kristalden ayakkabıların da ayaklarını acıtır dediler. sen bir dur şunların üzerinde yamulmadan, dile bizden ne dilersen dediler. diledim. sarılabileceğim bir bal kabağı diledim. hayatına sarılabileceğim. sesine sarılabileceğim. gülüşüne, geaaaaaaaaaaak geğiriğine sarılabileceğim bir bal kabağı diledim. olmaz dediler, öyle olmuyor. sarılamazsam şerbeti kaynatıp üzerine şeker doldurup yerim kabağı dedim. dedim ya evvel zamanda dedim.
olur dedim
bak hüseyin abinin kızına. nasıl da mutlu. bak oğluna. bak kızına. kendine bak. ne kadar mutlusun dedim. panjurlar bile pembe gerizekalı nasıl olmaz dedim.
güldü aptal.
güldürdü aptal.
çok aptal.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

ben iskeledeyken


#Uzun bir iskelenin başındayım. Ayaklarımda şeker babetler. 
Koşmaya başladığımda ayağımı kesiyor biliyorum. Acıyor, hissediyorum. Sanki henüz tanışmadığım biriyle ilk görüşmemizde ayağımın yerden kesileceğini bildiğim gibi. yinefiilimsileribolkullandımbununanlamınebiliyormusun? Rüzgarla birlikte tuzlu sular geliyor yüzüme. Yutuyorum bana ulaşan her küçük damlayı. 
Sanki onlar da bana ulaşabilmek için yarışıyorlar...
Sahi. Benim amacım neydi bu babetler ayağımı acıtmaya başlamadan önce? Evet. İskelenin sonuna varabilmek. Benim amacım hiçbir şey düşünmeden oraya gitmekti. Bunu hiç başaramıyorum. Düşünmek istemediğim zamanlarda bile düşünüyorum. Düşünce durağan bir şeyken düşünme eylemi neden sürekli hareket etmek zorunda? Bir kelime nasıl kendisiyle bu kadar çelişebilir.
#Ben sona acı acı yaklaşırken, bana da su damlacıkları yetişmeye çalışıyor. 
Sürekli olmak zorunda mı bu şey? Yeni bir sayfaya geldiğinde eski sayfada kalan cümle tam bitmemiş olur da o sıfır sayfaya tekrar onu devam ettirmek zorunda kalırsın. Ya da tabağında kalmış bak ağlar arkandan dediler diye dolu mideye illa bir şeyleri tepmemiz mi gerekiyor?  Bir yıl sonrasını düşünüp, seneye de giyerim mantığıyla neden bir beden büyük eşya alır bu insanlar? Neden virgülleri hayatımızın merkezine koymayı çok iyi başaran bizler, noktayı olması gereken yere koyamayız?
#Daha sona gelmedim ama ayaklarım su topladı, hatta serçe parmağım kanamaya bile başladı.
Tanımadan aşık olmak. Başlamadan nasıl biteceğini bilmek. Sınava girmeden kötü geçeceğini hissetmek. Ya tutarsa diye göle maya çalmak. İstemeden bir konuşmaya kulak misafiri olmak. Kısacası bazen beynimiz öyle bir regl dönemine giriyor ki başlamadan sona geliyoruz. Dur bir bakalım bitirsin sözünü, giyinsin üstünü. Şöyle gün yüzüyle mantıklı konuşalım. Aceleye gelmez bu işler. Sahi. Bu işler hangi işler?
#Çok acıyor parmağım!
Yeter lan artık, deyip de kurtulamadım şu sesine tahammül edemediklerimden. Bir striptiz yapıp gider misin diye soramadım kimseye.Neden? Çünkü çok terbiyeli biriyim. Nah!aha. Üst üste severken çok acıtanlar var. Yanlış anladıysan bir şey diyemem. İki kere sevmekten bahsettim, aynı kişiyi seksen kere sevmekten mesela. Adam seviyor ama ayının yavrusunu sevdiği gibi. Sanki aslan terbiye ediyor hıyar! Sonra bu hıyarlar büyüyüp baba oluyor. Bir de şansınıza gelenek diye safsatalara inanan biriyse baba dediğiniz adam. Ne evden çıkabilirsiniz, ne eve azıcık dedikodu yapacak arkadaş alabilirsiniz. 16nıza kadar evde yer, içer görür sonra da evlendirilirsiniz. Yine hıyar bir babayla. Deden yaşındaki adamla. Acıttığını bilmiyor ya bazılarınız, bir gün bile acımıyorum onların canı yanarken.
#Sarı şeker babetlerim kandan turuncuya döndü, artık oturup durmasını beklemeliyim.
Rengini belli etmeyen insanlar var aramızda, iyi olduğunu düşündüğümüz anlarda en sağlam kazığı yediğimiz. Renginin ne olduğu belli olan insanlar var. AKPli, CHPli onlar. Korkudan susanlar var, nötrlüğü sevenler. Sevdiği halde gururdan dönmeyenler, daha tanışmıyor hakkımda ne düşünür diye düşünüp sevdiği adamın dudaklarını öpemeyenler. Bir de kararmış solmuş renklerini bizim gibi pembe, sarı seven insanlara bulaştırmaya çalışanlar. Bazen bazı insanların -sevmediklerimin- hep mutlu olmasını isterken buluyorum kendimi. Çünkü onlar mutsuz olduğunda, mutluları da kendi mutsuzluklarına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
#O yükselen şeyde ne? Bana yaklaşan koca bir dalga mı? Sona geldim.
Şimdi ne yapacağım? Başından beri istediğim sondu. Şimdi elime ne geçti? En sevdiğim babetlerim kan içinde, üstelik parmağımdaki kan, kabuk bağladı. Acısını söylemiyorum bile. Beni üzdüğünü, seni tanımamazlıktan gelip yeni sevgilisinin koluna girdiğinden hiç bahsetmiyorum. Annenin en çok seni sevmesi için her şeyi yaptığından eminsin, kendinden eminsin. Ama ne yaparsan yap kardeşini daha çok seviyor. Aşık olduğun adam seni bir gün bırakacak. Bırakmasa bile aldatacak, biliyorsun. Çünkü tanıyorsun. Muhalefetler hep tartışacak, sonu var bunun biliyorsun. Ama son'un ne olduğu bilmiyorsun.
Başlangıç belki de bir sondu.
Sona geldiğinde belki de yeni başlıyordun.
#Düşünmeden soyundum orada! Kim ne düşünür demeden atladım suya, yine düşünürken boğuldum iki kez. Bir suya bir de düşünmeye boğuldum o gün.

29 Haziran 2012 Cuma

isimsizsiniz

Ne zaman birileri gelecek olsa, telaşe olur evde. Senede iki kez yıkanan bir kez kullanılan fincanlar falan çıkar ortaya. Sırf sen geleceksin diye kaptırdığım sonra kapattığım kalbimi tekrar açıyorum. Ne olur üzme onu, bazen kendi haline bırak. Arada aç üstünü güneş görsün, mevsim bahar olmasın. Tek bir gözyaşını daha kaldıramaz yüreğim. Çok fırtınalar atlattı tek bir sahilde. Artık yıprandı, ben onardım sen tekrar yaşatma aynı şeyleri. Dili yok anlatamaz derdini, kabuk bağlar sonra da ölür gider. Sen öldürme yüreğimi.

18 Haziran 2012 Pazartesi

un yumurta şeker

Gökyüzünün sakin hallerini seviyorum. Histeri nöbetlerinden çıktıktan sonraki hallerini hiçbir şeye değişmem. Böyle hafif bir keman sesi, romantik bir saç modeliyle kıvrılmış bulutlar. Şekil şekil, çeşit çeşit bir yeryüzü aslında gökyüzü. Herkesin gölgesinin uzandığı, büyük adamları küçülten bir dünya.
Tanıyamıyoruz yeryüzünde hiç kimseyi. Ne bir insanı ne de bir duyguyu. O kadar yüzü var ki bu insanların hangisi gerçek o bilemiyoruz. Yaptığımız tek şey onlardan kendimize en yakın hissettiğimizi gerçek o sanıp, devam etmek. Tökezleyerek çoğu kez de nefret ederek devam etmek. Nefret etmek demişken, nasıl bir duygu bilmiyorum. Tek bildiğim içinde aşk olduğu. Büyük bir aşk. Ama çaresiz bırakılmış, biraz tek etmiş biraz da terk edilmiş. İnsan aynı anda ikisini de yapabiliyor; mesela ben terk ederken terk edildiğimi kabulleniyorum. Kim aşık olduğunda karşısındakinin kendisine aşık olmadığını kabullenebilir ki?
...
Elimde mikser, önümde un yumurta şeker vs... Çırptım, karıştırdım. Oldu sandım, fırında unuttum yaktım.
İnsan aşık olacağını bilse kek yapmaz, yaparsa da yakar.
Tanıştığımıza memnun oldum.


13 Haziran 2012 Çarşamba

SICEYAK SICEYAK YANIYORUZ

bu yazıyı okurken içinde 'hot' geçen şeyler dinleyebilirsiniz. isterseniz izleye de bilirsiniz. 
yazıdansa hot'lı şeyler beklemeyin.
yeha

havalar çok sıcak.
-bu yüzden çok terliyoruz. çok su içiyoruz. az yemek yiyoruz. duşa sık sık girmeyi unutmuyoruz. duşta şarkılar söylüyoruz; köpüklerle oynuyoruz. Saçımızda harika modeller deniyoruz. Şortlarımızı çıkarıyoruz. Dizimizin epey üstünde olmasına dikkat ediyoruz ki adı şort olsun. Etekler falan derken serinliyoruz. Sulu şakalar yapmıyoruz. Arkadaşlarımızı fazla güldürmüyoruz. Aman! Havalar sıcak. Olur mu olur, ya gülmekten kaçırırsa.... Bir de kokusunu çekmek zorunda kalırsınız.
Fazla yürümüyoruz.
12yle 4 arası sokakları değil klimalı yerleri, soğuk odaları tercih ediyoruz. Benim gibi amele yanığı olmuyorsunuz. Sevgilinize 'çok sıcak seninle uğraşamam' deyip resti çekiyorsunuz; sevgilim olsaydı ben öyle yapardım. ya da yapmazdım.

insanlar çok sıcak.
-yanlış. havalardandır o. sıcak sözlere, sıcak ellere kanmıyorsunuz. ayrıca bu sıcakta o yapış yapış ellere de ihtiyacınız yok. insanlara gelirsek onlar hala sonbahardan kalma soğukluklarıyla beraberler. Emre Altuğ'a kanmayıp Emre Aydın'dan soğuk odalara dalıyorsunuz. o sana güldüyse gülmek zorunda değilsin. samimiyetsiz bulduğun herkese yüzündeki ve en önemlisi içindeki soğukluğu gösterebilirsin. bu senin en sıcak yanın.

cümleler çok sıcak.
-hatta bazıları o kadar sıcak ki kaptırıp gidersin kendini. ne demişler tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. sen yılan değilsin; sözün de tatlısı olmaz. olsa olsa künefedir tatlı olan. onu da sen sevme. ben seveyim sadece. ne diyorduk? cümleler aşkım. çok fenalar. insanı çarpar ikiye böler, kendi yarısıyla toplar. sonuç; her şey aynı akıllım bi bok olmadı.

bazı adamların gözleri çok sıcak
-dikkat demezdi geometri hocamız. 'tikat' derdi. daha etkiliymiş. o zaman koca bir 'tikat!'
gözlerle temas kurabilecek kadar cesur ol ama kurmayacak kadar da akıllı ol. çünkü karşındakinden pozitif ya da negatif her türlü gözlerinden etkilenirsin; sesinden başka. mesela ben elaymış kırmızıymış ayırmam gözleri. hepsini severim ve ne yazık ki temas kurmayacak kadar akıllı da değilim. kendimi bir kez olsun kaptırdım mı giderim. sıcak şeylerdir gözler. dudaklardan önce konuşurlar bazen. dudakların söyleyemeyeceği şeyleri anlatırlar. seni seviyorum gibi hiç tipim değilsin gerizekalı gibi.

kaşarlı menemenim çok sıcaktı
-dilim yandı be haccığğ demedim diyemedim. yandı.

sıcaktı herkes. benim. en sevmediğim kızın. en yakın dostlarımın. babamın. ilkokul öğretmenimin... hepsinin alnı bugün terliydi, boncuk boncuk. hepimiz sıcak şeyleri paylaşıyoruz. iyi de olsa kötü de olsa hayatımız sıcaklarla dolu. sıcak renkler en basitinden.
Cumartesi sıcaklıklar 10 derece artacakmış. bilginize.
möcük.

10 Haziran 2012 Pazar

her bi şey eşey


Belki her şey düzelebilirdi.
Öyle değil mi zaten KOCA insanların eli kolu bağlanınca, yapamayacaklarını düşündüklerinden ağzından ilk çıkan cümle.
HER ŞEY DÜZELECEK.
Böyle anlarda yüzlerine bakıp, koca bir nah çekmek istiyorum. Hiçbir şeyin düzeleceği yok. Neyin kafasındasınız? Düzelmesini istediğim hiçbir şey yok.
Öylesine yaşamak en sevdiğim şeylerden biri.
Her gün.
Büyüdüğüm ve onlar gibi sıradan olmadığım her gün kendimi bir kez daha seviyorum ben. Yaşıyorum. Seviyorum. Her gün birine aşık olacakmış gibi kalbim uçuyor benim. Sıradan sevmiyorum insanları. Aslına bakarsanız birçoğu sıradan ve basit. Gözlerinin içi parlamıyor ve basit kelimeler kullanıyorlar. BASİT VE ÖNEMSİZ. 
Her sabah benimle olduğun için kendini mutlu hissediyorsan, benimle olacaksın.
Her yeni günde şanslı hissediyorsan; benimlesin diye, benimle olacaksın.
Elimi tuttuğunda her şey duracaksa, sadece hareket eden benim ellerimi tutan 'sen' olacaksa; benimle olacaksın.
Görmediğin şeyleri herkesten önce görmek istemelisin.
Yapamadığın, yapmaktan korktuğun her şeyi ilk sen yapmak isteyen olmalısın.
böylece benimle olacaksın.
Koca insan olduğun kadar çocuk olacaksın. Karşındaki sırf çocuk diye değil ama içinde hala bir çocuk kalmıştır umuduyla bakacaksın aynadaki gözlerine.
Bugün de çok yakışıklıyım maeaaaşaallah diyeceksin, dalga geçeceksin kendinle. Böylece benimle olacaksın.
Kimse kalmamış gibi düşün. Bir tek ben kalmışım. gibi. Öyle hasret duyulan yapacaksın beni kendinde.
Etrafındakilerin hepsi aynıymış gibi düşün. Bir farklı ben kalmışım. gibi. Öyle aranan yapacaksın beni kendinde.
Ben kıskanıyorsam sen de çekip alacaksın beni herkesin içinden!
Bazen sırf elini sıkı tutmadım diye beni durduracak 'azınıkırarımkızımsenin' diyeceksin. Her şey düzelecek değil efenim, her şeyi düzelteceksin. Teker teker onaracaksın beni. Senden öncekilerden iz kalmayacak bende.
Güzel havalarda senden başkasıyla olmak istememeliyim. Senden önce en yakın arkadaşımı arıyorsam, boku yedin demektir. Ben caddelerde elimde alışveriş poşetleriyle dolaşmayı tercih ediyorsam; sana mesaj atmak yerine; ayvayı yedin demektir koççuğm.
İlk önce kendine güleceksin aynı zamanda güveneceksin.
Ben sağlamsam sen daha sağlam olacaksın.
Ben sağlam değilsem sen yıkılmayacakmış gibi sağlam olacaksın.
Yürürken ses çıkaran topukların değil ayakların olacak.
Bir adım önde ama yanımda olacaksın. Anlatabiliyor muyum?
Bana tercih yaptırmayacaksın. Ben tercih yapıyorsam bil ki seni eleyecek cevaplar veririm. Bir insan bittiyse bitiyor bende, bilmezsin daha sen. Ama bil. Öyle canım.
Sigaranı söndürecek, konuşacaksın benimle. Ben seni güldürür; yeni bir hayat verirmiş gibi yaparım. Bazen giderim. Bazen gelemem. Bazen hiç gitmek istemem. Sonra da gelmek istemem. Dengesiz olabilirim.
Dengesiz olabilirsin.
Sıkılabiliriz.
Artık yeter diyebilir, yan yana olmak isteyebiliriz. İsteyebiliriz ama olamayız. Koşullar budur ve biz bunu seçmişizdir.
Eğer 0'lı satır varsa tersi alınamaz. Yani aşkım; A is singular. laşjdsklghfjhljk Finale devam edeyim en iyisi. Siz de dinleyin. JMSN-Something

24 Mayıs 2012 Perşembe

bir tatlı huzur almaya gelfdggfdghjk

Huzur ne.
Huzur sessiz bir şey mi, kokusu güzel mi? Yoksa aksine çok mu gürültülü. Gürültüsünden mi yoksa yalnızlığı... Koca şehirlerde yaşıyoruz, içinde her gün değişen yüzler. Gülen yüzler, ağlayan suratlar. İnsanlar. İnsanların yaptığı gürültüler bir de onların içinde kopan fırtınalar, çığlıklar, söylenmemişler. En yalnız insanlar büyük şehirlerde yaşar; büyük şehirlerin kirliliğinden beslenir onlar. Gecelerinden, arka sokaklarından... Huzur dA böyle. Ne kimsenin içinde barınıyor ne de barındırıyor içinde birini. Mutluluk da onda öfke de.                              Tıpkı her iyi insanın kötü biri olması gibi.

Gri bir şey galiba. Böyle ortalarda gezip duruyor; tutunamıyor kimseye. Yazık, üzülüyorum ona. Kimseye bağlamadı içindeki insanlar gittiğinden beri. Terk edilmiş, sahibi belli olmayan ev gibi.

Herkesin uyuduğu saatler var. Kimsenin iyi şeyler düşünmediği aynı zamanda kötü şeyler de düşünmediği anlar. Ruhun bedenden birkaç santim yukarıda olduğu zamanlar. O saatlerde, derin uykularda herkesi tek tek geziyor huzur. Huzur aslında bir tane. Çoğumuzdan teğet geçiyor olsa gerek, hepimiz tedirginiz. Severken, özlerken, kızarken... Yapsam mı söylesem mi yemesem mi öpsem mi... Bazılarımıza dokunuyor. Aniden uyanıyoruz, belki de rüyamızın en güzel yerinde zıplıyoruz. Elimiz telefona gidiyor; mesaj yazılıyor....sonra yine aynı şey... GÖNDER'e bassam mı yoksa tekrar uyusam mı. 
Böyle gecelerin sabahında yine bizi teğet geçen, gösterip vermeyen huzur yüzünden yine bütün grisini bize bulaştırmış olacak ki kararsızlığın doruğunda uyanıyoruz. Onun bir cinsiyeti varsa; kadın olduğundan        eminim. Ve ne zaman bize dokunacak olsa grisinden  sıkılmış pembeye gözü kaymış oluyor. 
sonuç olarak çok huzursuzum.



16 Mayıs 2012 Çarşamba

gibi çünkü


çünkü ben seviyorum.
o koca adamın ağzından çıkan her cümleyi, o söylemiş gibi okumayı seviyorum. her gece uyumadan önce duyduğum sesin onun olmasını seviyorum. yorulsa bile isyan etmemesini. sevgilim demesini. seviyorum demesini seviyorum.ondaki beni seviyorum. anlaması, sevmesi çok güzel; bunları seviyorum. farklı olduğunu bilmesini seviyorum. beni büyütüyor, onu seviyorum. bazen çocukla çocuk olabiliyor, burada çocuk ben oluyorum bu yüzden onu seviyorum. hiç dinlemediğim şarkıları onun ağzından duyuyorum, bana şarkılar söylemesini seviyorum. yalan söylemiyor. değişmiyor. değiştirmiyor. elimi tuttuğunda kendimi güvende hissediyorum; bazen kırmızı ışıklara bakmadan geçtiğim bile oluyor. beni öptüğünde dünya dursun istiyorum. o öpücüğün üstüne hiçbir şey yaşanmasın, gereksiz bir şey konuşulmasın istiyorum. beni öpmesini seviyorum. bugün hangi renk oje sürmüşsün deyip ellerimi ellerinin arasına almasını seviyorum. bana bakmasını, nadir de olsa gözlerimin içine bakabilmesini seviyorum. benden önce annesini, kardeşini sevdiği için seviyorum onu. abime benzemesini seviyorum. komik olduğu için, içten güldüğü için. çoğu kez seviyorum. uyumadan önce, yemek yerken, ders çalışırken, en sevdiğim şarkıda, en güzel filmlerde seviyorum. kırmızı ojemi sürerken, topuklu ayakkabılarımın üzerinde +1 saat daha durabildiğim zamanlarda seviyorum; bu da sevgilim içindi diyebilmek için! ona trip atabildiğim için çok şanslıyım, bunlara katlandığı için seviyorum. regl dönemlerimde beni takmadığı için. yürümeyi sevdiği için, beklentilerimiz aynı olduğu için seviyorum o koca adamı.
künefe gibi
çikolata gibi
badem gibi
makaron gibi
greyfurt suyu gibi
karamelli dondurma gibi
pilav üstü kuru gibi
semizotu gibi
enginar gibi
seviyorum.



11 Mayıs 2012 Cuma

Gidebilir miyim sorusu ne zaman izin istemekten uzaklaşır


Dolduramadığım boşluklar var her zamanki gibi bugün de. Yeri dolmayan insanlar, sonu gelmeyen cümleler. Bugün biraz daha çektim kendimi herkesten, sustum. Bir ara sadece dinledim, ne dediklerinden çok nasıl dediklerine odaklandım. Sanki söylediklerine inanmıyor gibiydiler, ağzından çıkanları kulakları duymuyordu kimsenin.

Sözcükler yaşamak değildi onlar için, yaşıyormuş gibi yapmaktı. 
Sözcükler sevdiğini söylemekti onlar için yoksa sevdiğinden değil kimsenin.

Çoğu yabancı. Kimse ne dediğimi önemsemiyor. Herkes cümlelere dikkat ediyor, ağızlarından çıkan her şeye inanmamı da bekliyorlar üstelik. İstedikleri yerlere virgül atıyorlar sırf devamını merak edelim diye; hiçbir kural tanımadan, anlam bozulur mu bozulmaz mı bakmadan.

Kim bir yabancının dediğine inanır oysa? Belki diğer bir yabancı inanır. Böyle zamanlarda keşke yabancı olsaydım en yakınımdakilere diyorum; inanıyormuş gibi görünmekten çok inanmak istediğimden.

Boşluklarım dolsun istiyorum.
İnanın ben de çok yoruluyorum bu sonu gelmeyen düşüncelerden, düşünmekten ve düşünmenin bana zarar verdiğine gün geçtikçe inanmaktan. 
İnanmayı sorguluyorum. İnandığım her şeyi sorguluyorum. 
Sevdim mi önceden, sevebilir miyim tekrar, güvenmek ne zaman zor olabilir ki, inanmak neden ağır geliyor, kaldıramadığımız şeyler en çok korktuklarımız mı yoksa beklentilerimiz mi...
Hiç dahil olmadığım bir hayat istiyorum. Beni hiç tanımayan insanlar. Tanımak diye bir kelimenin olmadığı bir dünya. Söylesenize, insanlar bu kadar iyi oynarken kim kimi çok iyi tanıyabilir? Biz ki kendimizi bile oyunun başında kandırırız; en iyi benim diye! 
Zamanım yok tanımaya. Heyecanım da kalmadı zaten.
Öylesine nefes almak diye bir şey var ya heh işte öyle bir şey. Arada bir nefesimi tutuyorum sırf dünyaya baş kaldırıyormuş gibi yapmak için. 

İnsanlar neden bu kadar yorucu?
Yoruldum.
Yorulduğumu kabul ettim ya, yoruldum ben dedim ya, bitmedi mi oyun hala?

Baştan başlayalım her şeye. Başladığımız hiçbir oyunda kural olmasın, bitirdiğimiz hiçbir oyunda galip olmasın. 
Taraf olmasın. 
Anlamak olmasın. 
Güvene gerek bile kalmasın.
Her gün azalan bir şeye en başında ihtiyaç duymasın kimse; güven mesela. 
Olmasın işte.

Keşke mektuplar olsaydı hala. Keşke mektup gönderen insanlar olsaydı hayatımda. Gün geçtikçe sararıp giden sayfaların üzerinde anlamını hiç yitirmeyen kelimeler. 
Beni güvene biraz daha inanmam için kandıran kelimeler.
Mektup, zamanında boşluklarını doldurmaya yararmış insanların. Aralarındaki boşlukları, kilometreleri, sorunların açtığı boşlukları, zihinsel boşlukları... Bazen de bedensel boşluklara dokunurmuş sararan sayfalar, kuruyup ölmeye yüz tutan vücutlara.
Bu yüzden her boşluk için yazdım kalemimle. Her boşluğuma seslendim, beni ben yaptığı için teşekkür ettim çoğu kez. Sevmeyi denedim en büyük kusurumu. Güvenmemek senin sorunun değil dedim defalarca mektupta kendime. Oyun böyle. Kurallar önceden belirlenmiş bir kere dedim, sen aldırma. Kandırma kendini herkesin aksine; güvenebilirim diye.

Kelimeler tehlikedir. 
Virgüller doğru kelimelerin arasında olmazsa ne merak kalır ne de gerçek anlamına yakın bir kelime. 
Bu yüzden gitmek istiyorum buralardan, burayı hatırlatan her şeyden kaçmak istiyorum. Bilmediğim bir şehir, anlamadığım bir dil. Küçücük pembe hayatıma kimsenin şüphelerini dahil etmek istemiyorum. Çünkü biliyorum her geçen gün karartıyor pembelerimi bu insanlar.
Bir pembe ne kadar yakın olursa siyaha o kadar uzaklaşır hissettirdiği duygudan; o kadar kandırır onu seven insanı.



29 Nisan 2012 Pazar

sabahın getirdiği nötr bu kadar olamazdı


Yaptıklarımız, yapamadıklarımız, yapmak istediklerimiz, yapacaklarımızdan ibaret her şey.
Çevremizden, kendi içimizden sınırlıdır yap'malıklarımız.
Her insanın bir dinleyeni, her ilişkinin tek çok seveni, her kitabın hitap ettiği bir okuyucu kitlesi vardır.
İçine girdiğimiz her ortam bize bir şeyler verir. İyi ya da kötü.
İlişkiye başlamayı cesaret ettiğimiz her insanda bir 'ben buluruz. İyi ya da kötü yönümüzü ortaya çıkaran. Kimse ne sadece iyidir ne de sadece kötü. Her şeyi beraberinde taşır insan. Sadece zaman ve mekana göre gösterir istediğini.
Herkes eşit iyilikte ya da kötülükte benim penceremde. Öyle herkesin aksine dar, pembe, bulutların altında bir pencerem yok benim.
Adam öldüren de bir -baba.
Eve her gelişinde çocuğuna çikolata getiren de -baba.
Adam öldürmek iyi bir şey demiyorum. Aynı zamanda adam öldürdüğü için kimseyi de haklı bulmuyorum. Kim Allah'ın verdiği canı almaya cesaret edebilir ki? Bazen verilen sevgiyi öldürdüğümüz kesin ama bunun konumuzla ilgisi yok tabi.
Sadece öldürmeden önce ve öldürdükten sonra ki -baba'dan bahsediyorum. Ne kadar değişik ve zıt olduğundan.
Bir yazımda dengeden bahsetmiştim. bkz. Bir şeyler hiçbir şeyleri dengeliyor
Adam öldüren kadar kötüdür her gün çikolatasıyla gelen baba. Ve  aynı şekilde çikolatasıyla gelen baba kadar iyidir adam öldüren baba.
Hatasız kul olmaz dimi? Olmaz. Ama sürekli hata yapan kul da olmaz dimi? Kesinlikle.
Sonra öyle insanlarla tanışırız ki ondan önce ve ondan sonrası olur hayatımızın. İyi-kötü, kötü-iyi.
Cesaret edemeyiz cevaplamaya hangi 'ben daha iyiydi diye sorduğumuz soruları. Ondan sonrası daha mı iyiydi diyemeyiz, o gitmiştir ve bir daha olmayacak bir insanın yasını tutacak kadar uzun değil kimsenin ömrü. Ondan sonrası daha mı kötüydü diye de soramayız, hiç kimse insana kendisi kadar iyi gelemez çünkü.
Çıkış'ı keyfimize göre değil bu hayatın.
İstediğimizde gidemeyiz.
Sadece iyi yaşayabiliriz.
İyi yaşamayı deneyebiliriz.
'ben mi istedim sanki doğmayı!' diye annemize bağırdığımız gibi yapamayız hayata. O kadar büyük ve annecil ki içinde bulunduğumuz evren; ne istersek onu verir bize.
Sen mi istedin doğmayı; al sana tekrar bir doğuş! der evren. Her doğuş bir ölümün bir bitişin sonunda gerçekleşir ve kimse yeniden yeniden doğacak kadar güçlü ve cesaretli değildir.
Bir ömür geçmez mesela her insanla. Geçirdiğin ömür kötü de geçmez ama sınırlıdır onunla yapabileceğin şeyler, seni anlayacağı durumlar.
Bir ömür geçmez mesela kendinden çok diğerlerini düşünerek. İnsanın kendisi mutlu, içi huzurlu olmadıktan sonra kime ne kadar güven verebilir ki.



alfa Adam.


İnsan her şeye alışıyor biliyor musun. Bazen alışmaktan korksa da, alıştığını fark ettikçe önüne iki şık çıkıyor. Ya alıştığı için korkuyor; yapabileceklerinden, alışabileceklerinden ya da alışmaktan vazgeçiyor.
Paraya.
Açlığa.
Sevilmeyi sevmeye.
Adama.
Kadına.
Küsmeye.
Kavga etmeye.
Hepsine alışıyoruz.
Giderse ölürüm dediklerimizin gidişine bile.
Bir gün birine çok alışırsan, ondan hemen vazgeç, bırak gitsin. Bu yaptığın ilk doğru hareket olacak. Çünkü bırakmadığın her dakika yalanlarına ortak olacaksın ve onun senden vazgeçtiğini gördüğün her gün senden bir şeyler eksilecek. Zamanla sendeki o'nun eksildiğini görünce de 'bu muydu yani' diyeceksin o ölüp bittiğim adam. Bu şeye benziyor, filmlerde seks sonra çiftlerden birinin 'bu muydu yani' demesine. Soğuk ve eksik.
Bir gün birine çok alışırsan ve vazgeçemeyeceğini düşünürsen, ona vazgeçebileceğini göster. Bu yaptığın ikinci doğru hareket olacak. İçmekten, alışveriş yapmaktan. Mesela bir kız sırf diyeti için ölüp bittiği şerbetlerden uzak durabiliyorsa ölüp bittiği erkekten de uzak durabilir. Bu onun tatlıyı sevmediği anlamına gelmez.
ayrıcadiyeteihtiyacınvarkentatlıdanuzakduruyorsanbudaüçüncüdoğruhareketinolacak.
Bir gün birine alışıp, vazgeçemeyeceğini düşünür ve bunu ona gösteremezsen, unut gitsin. Yapma hiçbir şey.
Bu yapabileceğin son doğru şeydir. Yapmadığın gibi de düşünme.
Konu alışmak olunca ben sadece 4doğru şeyle sınırlandırabiliyorum. Çünkü en son birine alışmaktan korkmuştum; başıma geldi. Sonra da birinin yokluğuna alışmaktan korkmuştum; oldu. Önce yok oldu, sonra yok etti etkilerini.
Gidişler sessiz olsa da içimizde yaptığı gürültüyü anlatmanın imkanı olmaz.
Neyse sonuç olarak açlığa alışmak isteyenlerdenim.
Her pazartesi diyete başlayanlardanım, bu da bir alışkanlık. Başarısız da olsa.

19 Nisan 2012 Perşembe

Yanında sevgilisi içinde aşkı.


İnsan hayatına kimlerin girebileceğini tahmin edemiyor.
Tatlısını kiminle paylaşmak isteyebileceğini bilemiyor. kibenbukonudaçokseçiciyimdir.
Böyle şeyleri önceden tahmin edebilsek belki şu an bizi mutlu eden insanın hayatımıza girmemesi için her şeyi yapıyor olabilirdik. Ya da bizim için çok yanlış bir insanı, sırf çok çekici diye hayatımıza alıyor olabilirdik.
Kim bilir belkide o insanı çoktan hayatımızdan uzaklaştırmışızdır. Yargılarımızla.
Belki de henüz tanışmamışızdır.
Biz küçükken ingilizce öğretmenimize aşıktık. Bütün kızlar onunla evlenmeyi hayal ediyordu. O sınıfa girdiğinde kızların kadrajındaki bütün ışıklar sönüyor, etrafta pembe baloncuklar uçuşurken tütsüler yanmaya başlıyordu. Sanki bütün sınıfa değil de sadece 'bana/Esra'ya/Melis'e/Mehmet'e' gudmorning diyordu.
Mehmet. 
Bazen hayallerinde ingilizce öğretmenimizin olduğunu düşünüyorduk, çünkü bizi kıskanıyordu ondan. Öğle aralarında gazoz alıyordu ona, tostunu onunla yemek istiyordu falan filan.  Çok şaşırtmıştı bizi. Ya da bilmiyorum belkide biz çok ön yargılıydıkdıkdıkdık. 
Bir50 boyumuzla ilk defa o zaman bir erkeği kıskanmıştık.
İlk defa o zaman rüyamızda bir erkekle el ele tutuşmuştuk, belki biraz daha ilerisi hihhihi.
Sonra tabi okul bitti.
Sonra Twitter'a dadandık. Önce havalı olan birkaç kişiyi takip ettik, aklımıza havalı insanlar demişken aşık olduğumuz öğretmenlerimiz geldi.
Hemen tıkladık.
'follow'
O kadar fenomenin arasında tabi ki de şansı yoktu kıçı kırık bir ingilizce öğretmeninin.
Bir de baktık ki twit çalıyor. Heh. Al sana bir tık daha.
'unfollow'
İnsanlar uzaktan çekici geliyor. Bazen de itici. Zaten davulun sesi de uzaktan güzel gelir.
O çok çekiciydi. Ama uzaktan, gudmorning derken mesela.
Ben ki çok fazla ön yargılı bir insanım.
İnsanları tanıdıktan sonra ön yargılarını kaşıklayarak yiyen, hatta kepçeleyerek yutan bir insanım.
Bugün çok fazla konuşmadığımı fark ettim. Toplasanız belki de seksen cümle bile kurmamışımdır. Kendi tercihimdi; sessiz kalmak. Çünkü düşünmem gerekiyordu.
bukadarfazlainsanıniçindesessizkalıpdüşünmekçokzorbiriştivebenzorubaşardım.
Aileme baktım. Çekirdek olanına değil. Genişine. Baya XL bir ailem var. Say say bitmez.
Eğer bana seçme hakkı tanınsaydı birçoğu olmazdı etrafımda, ben de birçoğunun gereksiz cümlelerinden mahrum kalırdım.
Cümle deyip geçip küçümsemeyin; bazı cümleler insanı en derinine çeker, hayatını tamamen değiştirir. Şükür ki ben henüz öyle bir cümleyle tanışmadım. Belki sen bugün tanışmışsındır, belki gazetenin en gereksiz köşesinde belki arkadaşına sevgilisinin attığı mesajda.
...
Sonra yine ona geldim.
Onu düşündüm.
Onun cümlelerini. Ama hepsini. Bana söylediklerini, diğerlerine söylediklerini.
Eğer böyle bir şansım olsaydı, duygularımın ayarıyla oynayabilmek gibi, değiştirir miydim onları diye düşündüm? Midemden sesler geldi. Acıktığımdan değil büyük ihtimalle içimde uçan cinsten böceklerin kıpırtısıydı. Cevap basit. Hiçbir şeyi değiştirmezdim. Onda ön yargılarımı yıkıp, sonunu düşünmeden aşık olmama izin vermiştim. Ama belki biraz onun ayarlarıyla oynayabilirdim hatta bütün kızların iyiliğine kanında biraz odundan biraz öküzden olan çoğu erkeğin ayarıyla oynayabilirdim ama duygularımın hiçbir yerinde değişiklik yapmazdım.
Sonra yine kendime döndüm.
Onu düşündüm.
Ondaki yerimi.
Onun öyle bir seçeneği olsaydı. Yine beni seçer miydi.
...
Galiba başkalarına ait sorularımızın hiçbirine, hiçbir zaman, hiç kimseden cevap bulamayacağız.
Sorularımızla, tedirginliklerimizle, söyleyemediğimiz aşklarımızla ölüp gideceğiz.
Merak ediyorum kaç insanla kaç aşk öldü?
Bir insan ölürken içinde kaç insanla birlikte öldü.
Bu yüzden kendimi seviyorum. ,Sevmediğim bir insanla sırf 'mantık' bunu istiyor diye ölmeyeceğim için.










18 Nisan 2012 Çarşamba

Öte bir şey


Rüzgar.
Rüzgardan öte bir şey.
Fırtına gibi de değil.
Ortada bir şey işte.
Böyle havalarda sanki gökyüzünde, yeryüzünde insanlardan parçalar dolanıyor.
Renk renk. Soluk, mat renklerde.
Kırgınlıklar, kızgınlıklar.
Paylaşılamayan sevgiler, paylaşmaktan korktuğumuz cümleler.
Hayaller. Ama gerçekleşememiş olanları.
Bugün.
Ya da böyle günlerde.
Dışarıda yürüyen. Yüzüne rüzgar çarpan her insan, nasibini alıyor diğerlerinin parçalarından.
Bazen içinden geçiyorlar, bazen ortasında kalıyorlar.
Yoksa sabah mutlu uyanıp, dışarıda yürüdükten sonra evine mutsuz dönen insanın içinde bulunduğu ruh hali başka türlü açıklanamaz.
İnsan sevdiğini yarı yolda bırakamaz.
Sebebini açıklamadan gidemez, giderse peşinden gelecek olan sorulara kendini alıştırması gerekir. Kabullenmesi gerekir soruları. Ve veremediğimiz her cevap, içimize oturan öküzdür.
Nereye oturduğuna sen karar ver; kalbine mi beynine mi? Yoksa daha derine mi.
Bugün dışarı çıkmaya korkuyorum.
Herhangi birinin kararsızlığını üstüme almaktan korkuyorum.
Peşimden gelebilecek olmasından korkuyorum; cevapsız soruların.
Hayal kırıklığı.
Hayal kırıklığından öte bir şey.
Umutsuzluk gibi de değil.
Ortada bir şey işte.


10 Nisan 2012 Salı

Aslında bakınca böyle, böyle bakınca aslında öyle


Şimdi şöyle söyleyelim.
Bazı erkeklere aşık olmak hiç yakışmıyor. Böyle bir Ortaç'laşıyorlar, çirkinleşiyorlar. Dahası bir kızın merkezi olabileceklerine kendilerini çok iyi inandırıyorlar. ya da biz kızlar bu konuda çok iyiyiz. 
İstisnalar var tabi. Kim Nihat Altınkaya'nın evlendikten sonra çirkinleştiğini söyleyebilir ki? Kimse. Bilmiyorum belki Ortaç söyleyebilir. Belki Ajdar. Ama emin olun bunlarla sınırlı kalır.
Herkes ayrılıyor bu aralar. Bence bunun tek açıklaması mevsim. Yani ilkbahar bile olması gerektiği gibi değilken sonbahardan kalma bir ilişki ne kadar gerçekçi olabilir ki?
Siz siz olun gelmeyin böyle mevsimlere. Kocalarınızı, sevgililerinizi bırakmayın he.
Her gün sarı tişörtlü çocuklar görüyoruz. Saçları dağınık, kendisiyle ilgilenmemiş gibi görünen ama evden çıkmadan önce aynaya seksen kere baktıklarından emin olduğumuz erkekler. Biz kızlar. Ya da ben. Ve benim gibi birçok kız, yani zevk sahibi, çilekli sodalarımızı içerken onlara bakmaya devam ediyoruz.
Hayır.
Bakmak değil.
Göz gezdirmek olsun kelime. Bakmak çok uzun bir şey.
Yani bir erkeğin etrafında kafanız üç yüz altmış derece dönüyorsa sizin gözleriniz kendi yerinde dönüyor demektir, göz gezdirmiyorsunuz.
Ama inanın kızlar her Nihat Altınkaya'nın altında bir Sertaç Ortaç yatıyordur.
mantık hatası yaptığım cümlemi düzeltmem gerektiğini düşünüyorum.
Ama inanın kızlar her Nihat Altınkaya'nın içinde sevimli, küçücük, minik bir Serdar Ortaç vardır.
ne kadar düzelir ki içinde bu kadar zıtlık olan bir cümle.
Bazı kızlara da aşık olmak hiç yakışmıyor. Böyle bir topraktan değil inek çiftliğinden gelmişe dönüyorlar. Aşk kelimesi de onlara hiç yakışmıyor. Ama yapacak bir şey yok, onlar adını aşk koyuyor.
ETENŞIN PİLİZ!
Merkezinize aldığınız, alıyormuş gibi yaptığınız erkeklere dikkat edin.
Konuşmasını bilsin.
İlk aşkınıza benzesin. Babanıza belki abinize. benim ilk aşkım abim mesela. yerim onu.
Herkes gibi olan bir erkeği bulmak çok kolay, sarı tişörtse an itibariyle mağazalarda.
Susmasını bilsin.
Kızlar yeterince konuşmalarına izin vermeyen bir erkekle uzun süre yapamaz. Kızlar konuşur. Konuşur yani. Biz konuşuruz. Konuşuyoruz. Konuşacağız.
Gerçekleri görebilsin.
Sevdiğinizi anlayamayacak biri yakında sizi sevmeyi de bırakacaktır.
Ya da daha on dokuz yaşında olan birinden bunları mı öğğğrencem yea deyip gidebilirsin. Gittiğin gün de ölebilirsin. Aşkın ölüm de kokabilir gülüm ayrıca senin yaptığın gider hoşuma da gidebilir.
İleride kocam bana kekler yapsın temalı bir fotoğraf paylaştım, herkes bilsin yani.
Öptüm.




2 Nisan 2012 Pazartesi

Bir soru bir mesaj

 
    İhtiyaç duyduğum en nadir zamanlardan biriydi. Hayır. Hiç ihtiyaç duymuyordum.
Öylece çıkagelmişti.
Bir şey diyemedim, reddetmek aklımın ucundan bile geçmedi.
Zaten aşk reddedilemeyecek kadar az bulunan bir şeydi. Üzüyordu ama biliyorum mutlu da ediyordu.
Çok sıcaktı.
Gülüp eğlendiğim, alışveriş yaptığım bir gündü. Tek fark yemek yiyemiyordum. Midemde beni ayakta tutacak hiçbir şey yokken buna bir de hafif kıpırtılar eklendi.
Tekerrürden ibaret olan bir ilişkinin sonunda böyle canlı bir şeyle karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi.
Bir soru sordu.
Sıradan, basit bir soru.
Sorusu kadar basit olabilirdi.
Sorusu kadar genel olabilirdi.
Düşünmedim böyle bir şeyi. Zaten ben 23 saat kalori hesaplasam da geri kalan 1 saatte künefeyi düşünmeden yiyebiliyordum.
Kendisini hiç anlatmayan bir adam.
Karşısındaki ne yapar ne sever hiç merak etmeyen bir adam.
İstediği zaman arayan, istemediği zaman hayatından kolayca çıkarabilen bir adam.
Ağzından çıkacak her kelime için her cümle için nefesini tutmuş bir kız.
Ne yaptığını ne sevdiğini her şeyden çok merak eden bir kız.
İstediği zaman arayamayan, sıfatı ne olursa olsun onun hayatının bir köşesinde hep olmak isteyen bir kız.
     En sık ihtiyaç duyduğum zamanlardan biriydi. Evet. Çok ihtiyacım vardı.
Öylece çıkıp gitmişti.
Bir şey diyemedim, itiraz edecek zaman bile tanınmamıştı.
Zaten insan en çok sorularına cevap bulamayınca, duygularının karşılığına alamayınca kırılır, yıpranır.
Çok soğuktu.
Her gün yağmur yağıyordu.
İnsanlar yabancıydı, duygular farklıydı. Aşkı yatakta yaşayanlar ne anlardı ki benim bir sesin etkisinden ne kadar yoğun duygular yaşayabileceğimi?
Soru, cevap. Hepsini kendi kendime halletmeyi deniyordum. Sorular bende, cevaplar onda olmasına rağmen.
Bir mesaj attı.
Çok güçlü, üzerimdeki bütün yorgunluğu kırgınlığı alan bir mesaj.
Sesi kadar önemliydi.
Gidişini unutturacak kadar özlem doluydu.
Kendisini giderek anlatmaya başlayan bir adam.
Sorular sormaya başlayan bir adam.
En azında tatlıyı çok sevdiğimi öğrenecek kadar benimle ilgilenen bir adam.
Aramak istediği zamanların giderek arttığını bana gösteren, hissettiren.
    Sevdiğini söyleyebilmek, sevmekten daha önemli. Sevdiğini söyleyebilen bir sevgilim var. Sevmek, sevmeye çalışmaktan o kadar kolay ki ne dese sevebiliyorum, ne yapsa sevebiliyorum. Zaman azaltır diyorlar. Neyi azaltıyor merak ediyorum bu günlerde. Beraber gülebilmeyi mi, saatlerce sıkılmadan birlikte olmayı mı? Yoksa sevgiyi mi? Ya da insanların azalıyor dedikleri şey fayda mı, birbirlerinden faydalanabildikleri gün sayısı mı?
    Çok değil.
    Bir paket çikolata.
    Bir de hiç bırakmadığın kalemin olsun yanında sevgilim. Gör bak azalan hiçbir şey olmayacak.



1 Nisan 2012 Pazar

Cumartesiden sonra pazar


İstersen istiyor.
Seversen seviyor.
Özlersen özlüyor.
Pazar sabahı neden bu kadar güzel. Pazarı güzel yapan ne. 
Pazar sabahını güzelleştiren dünden kalan kesitler, sabah duyulan onun sesi olabilir.
Yoksa hiçbir pazar çekilir bir dert değildir.
Şimdi her kötü şeyi olumlu bir şeymiş gibi düşünenleri, her şerde bir hayır vardır diyenleri, tatlısı bitince delirip sapıtmayanları çok iyi anlıyorum. Bence zaten başlarına gelebilecek en güzel şey gelmiştir, aşık olmuşlardır. Diğerleri hep ayrıntı.
Seven insan çok da takılmıyor havanın yağmurlu olmasına.
Seven insan çok da umursamıyor yan odadakilerin neden tartıştığını.
Bir şarkı açıyor, dalıyor hayallere insan. Hayal kadrosu iki kişilik. Bir o bir de kendisi. Gerçek kadro ise öyle değil. Gerçek kadronun içinde bir sürü kötü insan var, ayrılık var, insanların birbirinden ayrılması var, aşk yok. Gürültü, hakaret, gri tonları var gerçek kadroda. Gerçek var. Hayal olamayacak kadar gerçek. Bu yüzden hayal kadrosundayız ya. 
Bir şarkı açıyor, dalıyor hayallere insan. Öyle mutlu oluyor çünkü.
Her şarkıyı ona söylüyor, her sözü ona yazıyor.
Alışmak güzel şey, alıştığın aşk olunca.
Onun aşkı olunca.
Yanında yokken bile o varmış gibi yaşamak, onun olamayacağı bir kadroyu düşünememek. Rolü ondan başkasıyla paylaşamayacağını bilmek. 
Çikolatasız sadece birkaç gün geçirebileceğinden emin olmak kadar kesin.




21 Mart 2012 Çarşamba

Şimdi


Sonra müzik başladı. Çok sessizdi.
Kelimeler sanki harf harf çıkıyordu dudaklarının arasından.
Birbirini seven iki insanın kopmasıydı, uzaklaşmasıydı bu cümleler. Müzik bile dokunamıyordu cümlelere, biten bizlere. Her cümle bir soru demekti. Her bitsin deyiş bitmesini gerektiren sebep neydi sorusuydu. Saçma sapan, şımarıklık olamazdı. Sıradanlık olamazdı.
Gidemedikleri bütün benliklerini toplamış, biriktirmiş bir anda kaçırmışlardı birbirlerinden. 
Basit olan şeyler konuşarak, anlaşılarak bitebilir.
Basit bir şey değildi ki. Basit bir şey gibi asla görmemişti zaten.
Aşkı zaman öldürebilir mi? 
Biter mi dersin, geçer mi her yeni bir günde daha az acıtarak?
O kadar sessizleşmiş ki bittiğini anlamadım şarkının.
Sen de o kadar aynı cümleleri söyledin ki üst üste....bittiğini anlamamışım gözümde büyüttüğüm bizin.