26 Ocak 2017 Perşembe

tıss tıss

Büyük ön dişleri vardı, konuşurken nefesi o iki dişin arasındaki koca aralıktan çıkardı.
Tıss.
Tıss.
Sonra o nefes dışarı çıktığı zaman rüzgara dönüşür, bıyıklarının arasından geçerdi ama gitmezdi. Büyük lafların adamıyım ben, büyük kelimelerle konuşurum.
Tıss.
Tıss.
Bıyıklarının arasından, soğuktan çatlamış dudaklarının üzerine düşerdi büyük kelimeleri.
Sonra boşlukta yankılanırdı.
Cümleler dökülmüş, gitmişti; iş ondan çıkmıştı artık.
Bütün sözler odada yankılanırdı.
Tıss.
Tıss.
Sonra karşısında birini bulur, sözlerin iletilmesini beklerdi dalgaların arasından.
**
Kulaklarının üzerini saçlarıyla kapamış, tedirgindi; sağa sola dönüp bakınıyordu. 
Saçlarının dalgalanmasının yarattığı rüzgar, ses dalgalarını dağıtıyor, ses geliyordu; yaklaşmış sayılırdı.
Tıss.
Tıss.
**
İki masa ötesinde koca çerçeveli adam, görmeye çalışıyordu; önce görüp sonra okuması gerekiyordu. Bitecek gibi değildi masasındaki bilirkişilerin dökülü olduğu sayfalar.
Yorgun hissetti, başını çevirdi sağa sola.
Rüzgar esti, görmeye çalıştı etrafındakileri.
**
Büyük laf etmişti, çok düşünmüş söyleyeceklerini, etkisi büyük olmalıydı karşısında bekleyen iki kulakta. Kulaklar nihayet işitmişti.
Tıss.
Tıss.
Dinlemedi ama duydu; öfkelendirdi karşısındakini.
**
Ne kadar çaba sarf etmişti oysa düşünerek. Dinlediği şarkıdan etkilenmişti, gökyüzünün karanlık olmasından etkilenmişti, neredeyse meydan büyüklüğündeki kütüphanenin mırıltısından etkilenmişti, etkilenecek çok şey vardı zaten. Etkilendi ve konuştu adam. Bütün o çok düşünülmüş ses dalgaları karşısında oturan iki kulağa gidene kadar, silüet çoktan bir çift göze çevirmişti kulaklarını. O iki saniyede sadece tısslamamıştı koca iki diş, o iki saniyede dikkatinden kaçan bir şey vardı.

Dilin dışında, göz vardı, kulağı gördü, kulak gözü dinlemek istedi.
Yazık oldu bütün o nefse. Nefsi tatmin olmadı, nefesi boşa gitti.
Tıss.
Tıss.

Dokundu ve desteyi kaldırdı, sonra masaya vurdu. Kütüphane kurallarınca tabii. Kuralların olmadığını düşünsenize? Düşünülemezdi. İşte yıllar önce yerini seçip gelen tozlar, öylece çıkmıştı yüzlerce sayfanın arasından. 
Tıss.
Tıss.


8 Kasım 2016 Salı

Ya sen nereye?



Bütün günün yorgunluğunu atmak için bir şeyler yapmaya karar verdiğinde zaten gün boyunca hiçbir şey yapmadığını fark eden bir adamın hikayesini dinlemek ister miydiniz? Ben istemezdim.

"Nereye gidiyorsun?" diye seslendi paltosunun arkasından. Paltosu bütün kibri ile arkasına dönüp, kaşlarını kaldırdı. Sonra tekrardan kapıya gözlerini devirecekken sol tarafında yerde bir valiz dikkatini çekti. Valizin görünümü perişandı, yüzyıl savaşlarından çıkmış sanki. Rengi soluk, iplikleri desen kopmaya yüz tutmuş. Kibrini askıya asmış, bakakalmış valize. Sormaya da utanmış halbuki hepsi aynı yolun yolcusu değil miydi?

Adam kıpırdanmış, adam duramaz yerinde. Tekrar seslenmiş paltosunun vatkasının ardından. "Bensiz hiçbir değerin yok senin, hiçbir yere gidemezsin!" Paltonun keyfi dahi bozulmamış, bu durum onu hiç rahatsız etmemiş. İnsan işte. İnsanlardan beklentilerini geçen sonbaharda bırakmıştı. Sonuçta her şeyde olduğu gibi paltoların da her sezon modası değişiyordu.

Valize dikti gözlerini tekrardan. "Neyin var böyle?" Dayanamadı, sordu yine. Valiz iplerini dikledi havaya, silkelendi, yırtılmaya yüz tutan bir tutam derisini döktü yere.

Tam cevap verecekken burnunu kaşıyan adamın kasket şapkası dikkatini çekti. Beş metre ileride kapısı aralık kalmış odadan hafif bir rüzgar geliyordu ve o hafif rüzgar şapkayı öyle derinden sallıyordu ki üzerindeki kılların bir sağa, bir sola sonra tekrar sağa savruluşunu görmemek imkansızdı. Yıllardır dışarı çıkamamanın vermiş olduğu durgunluktan olsa gerek rüzgarın onu savuruşu hiç umrunda değildi. Valiz, her ne kadar başkalarının işine karışmayı sevmese de tutamadı kendini. "Üşüteceksin öyle!"

Uzun zamandır birilerinin onu düşünmediğini fark ettiği andı o an, kasket şapkanın. Yıpranmış valizi selamladı. Beklentisi yoktu ama en azından birileri onu düşünüyordu. Üşüteceğinden değil elbette, hangi şehirde şapkalarının üşüdüğünü gördünüz? Yine de mutlu olmuştu.

Palto sakin, valiz sakin, kasket şapka sakin.
Adam öyle, adam oturuyor, arada bir oturduğu yerden kalkmayı düşünse de devam ediyordu oturduğu yerde kalmaya.

Rüzgarın geldiği yere baktı şapka. Yıllardır yeri hiç değişmeyen battaniyeyi gördü. Küf kokusu rüzgarla birlikte dağılıyordu her yere. Saymayı bilmez, zaman tutmaktan hiçbir şey anlamaz fakat kaç kış geçmişti de o battaniye oradan kalkmamıştı. Hatta bırakın kışı, yazları dahi orada beklerdi. Kendi ısısından belki de uyanamıyordu. "Senin de işin zor..." dedi şapka, battaniyeye. Palto fark etti şapkanın niyetini, insan olsa kur yapıyor derdi. Konuşturmaya çalışıyor, yatağın üzerinde kapalı kalan renkli desenlerini merak ediyor küf tutan yüzünün aksine, derdi.

Battaniye irkildi. Etrafına bakındı, göremedi kimseyi.

Valiz seslendi oradan. "Boşuna bekleme, gözleri görmez oldu onun." Palto ekledi. "Küf tuttu gözleri de kalbi gibi onun..."

Üzüntü gibi bir şey hisseti şapka, en azından öyle bir duygu olduğuna emindi. Hangi şehirde duygusuz bir nesne olabilirdi ki?

Televizyonun kanallarını gezerken durmak istedi birden adam. Sadece durmak. Yıllardır oturduğu yerden sayılı kalktığını biliyor ve etrafındaki eşyalarla konuşur olmuştu. Başlarda araları iyi olsa da o günden sonra onlar da kendi gibi adamı sevmemeye başlamışlardı.

=**Doğru, eksik bilgi var burada. Detayı adamla kendi arasında ama bir gün her şeyi arkasında bırakmaya karar verip toplamış pılını pırtısını, vazgeçmiş. Sonra da dönmüş koltuğuna geri, yaslanıp oturmuş arkasına. 

Koltukta, ileri doğru hareket etti ve ağır hareketlerle kalktı koltuğundan. Mutfağa gitti.

Battaniye bir şeylerin, rüzgar dışında bir şeyin hareket ettiğini hissetti. Palto, adamdan yaşlıydı ve dolayısıyla kibriyle bakmakta hakkı vardı. Sonuç olarak o adamın gördüklerinden fazlasını görmüş, duyduklarından fazlasına inanıp, yanılmıştı. Şapka adamın rüzgarıyla bir kez daha savurdu kıllarını ve valiz sallanan son derisini de döktü yere.

Her adımda genişliyordu ciğerleri. Her adımda kararından vazgeçtiği için pişman oluşunu bırakıyordu arkasına. Pişmanlığı yeterince yaşamıştı. Mutfağın eşiğinden geçerken ilk defa sinirlenmedi bastığı yerin gıcırdamasına.

"Bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum."
"Ne düşünüyor acaba?"
"Acaba her şey eskisi gibi mi olacak?"
"Sizce dışarı çıkacak mıyız bugün?"

İnanın neyi, hangi eski eşya söyledi bilmiyorum. Ben de merak ettim açıkçası. Yıllardır izlerim adamı ve ruh halinin bu şekilde değiştiğini hiç görmedim. Sadece izlerim. Neye sevindiğini ya da üzüldüğünü bilmem. Bana sadece pişmanlık duygusunu hissettirdi bugüne kadar. Ben pişman olduğunu gördüm, o pişmanlığını yaşadı. Yorumlamak da istemedim zaten. Arada bir paltonun anılarını dinledim ama adamla ilgili bir bilgim yok.

Bütün eşyaların homurdanması kesildi aniden. Yüzleri yok oldu, nefesleri sessizleşti. Bunca yıldır dili olan eşyalar bir anda diğer bütün eşyalar gibi ruhsuzlaştı. Arkamı dönüp, adamı aradım. Bütün toz tutmuş eşyaların içinden geçtim, mutfağın kapısında adamı yere yığılmış bir şekilde buldum. Öldürmüş kendini. Nasıl yaptığıyla ilgilenmedim, bastığım yerde ilk defa kendi ağırlığımı hissettim. Bugüne kadar ruh gibi yaşamışım meğer. O yerin gıcırdamasına ilk defa sebep olmuştum fakat bunu yapan son kişi de bendim.

Paltoyu giyindim, battaniyeyi valize yerleştirdim, şapkayı da takıp çıktım eski evden.
Bir daha geri dönmeye niyetim yoktu.
İlk defa nefesi içime çektim,
Ve
İlk defa nefes verdim.






26 Ekim 2016 Çarşamba

Asla chopstick kullanamam, bana çatal getirin!


Sen aşkı çiçek böcek sanmışsın ama ben güneş gibi parlamıyorum.
Çoğunlukla yani.

Hayal kurmakta çok iyi olduğumun yanı sıra çok da yaratıcı hayallerimin olduğunu söylerler. Fakat ben bunun her zaman biraz fazla abartıldığını ve aslında hayal kurmaya devam etmekle birlikte bunun için sadece şikayetçi olmamayı tercih ettim.

Yani...
Anlayamayan birçoğunuz için...
demek istiyorum ki
Hayal kuruyorum ve bundan şikayetçi değilim. Çok faydasını gördüğüm oldu ve aksi şekilde hiçbir çiçeğe böceğe yaramadığı zamanlar da... Fakat ben onlarda da şikayetçi olmadım.

Bir noktada.
tam olarak emin değilim
ama
büyük ihtimalle kaşlarımı ve bıyıklarımı aldırmaya başladığım zamanlar olması büyük bir olasılık-
ailemin, arkadaşlarımın, hatta ve hatta çiçeğin böceğin bile benden beklentisi uzay büyüklükte oldu, yine de şikayetçi olmadım. Şimdi şimdi isyanlardayım. ehe. 

Asidi kaçan kola ile normal olanın arasındaki farkı bile anlayamam; bence asidi kaçmış kola yoktur ve afiyetle içilir.
Genelde çoraplarımı ters giyerim.
Bir kere bile burnum belki kırışır diye düşünmedim sümüklerimi silerken.
Dünyanın en midesiz insanıyım; gurme kesinlikle değilim.
Günlerce aynı şarkıyı dinleyip onu eskitecek kadar hiçbir şarkıya bağlanmadım; romantik değilim.
HE. DUR HELE BİR. ROMANTİZM SEVERİM AMA ŞÖYLE: https://tr.wikipedia.org/wiki/Romantizm
Ve...
Asla chopstick kullanamam, bana çatal getirin.
vs...
vs...
vs...
Şikayetçi değilim.

Yani demek istiyorum ki aslında yolda yürürken yanlışlıkla çarptığınız ama özür dilemeyi unuttuğunuz biriyim; Starbucks'a gidip, sırada beklerken aynı zamanda ne sipariş versem diye düşündüğünüz anlarda arkanızda size sabırla sinir olmaya devam eden kişiyim. Bildiğiniz parlamıyorum ama kendi çapımda kendimi aydınlatıyorum; şikayetçi değilim.

Kabul, şikayetçi olduğum bir iki sekiz konu var ama bundan da şikayetçi değilim. Oradan bakınca büyük ihtimalle ensesine vur lokmasını al gibi biri çizdim sizin için, bundan da şikayetçi değilim ve aynı zamanda öyle biri de değilim...çoğunlukla.

Asıl anlatmak istediğim şeye gelirsek, yani şikayetçi olduğum konuya, işsizlikten olsa gerek ki burada işsizlik derken gerçek TDK anlamından bahsediyorum, bonus olarak mecazi anlamını da sıkıştıralım...Ne diyordum...Asla iç ses eklemesem olmaz, biliyorum. Toparlıyorum hemen... Birkaç ay öncesinde dinlediğim şarkıları dinledim bugün; her biri muntazam bir şekilde sıralıydı ve birkaç gün arayla tam olarak 7.890 adım eden eve gidiş yolumda dinlediğim bir listeydi. Etrafımda tek derdi üşüdüğü için ellerini ısıtma derdinde olan insanlar vardı; tanımadığı herkesle sorunsuz perdesiz iletişime geçmeye tereddüt etmeyen çünkü karşısındakinden ona asla zarar geleceğini düşünmeyen insanlar. Bir de tişörtle eksi yirmi derecede dolananlar vardı ama onların kanı kaynıyordu işte. Bugün o listeyi tekrar açtığımda, tüm kontrolü yine elime aldım ve hiçbir sesini duymadığım ama davranışlarını da incelemekten geri kalmadığım insanların suratlarını okumaya çalıştım.

Bir tane yaşlı amca vardı. Büyük ihtimalle 50'lerinde ve geçim sıkıntısı çekiyordu. Ellerine baktım, tutunma direğini bir tutup bir bırakıyordu, belli ki 50'lerine gelsen de kara kara düşünmeyi bırakamıyordun ve üstelik o deli kan da artık akmıyordu. Sonra birkaç tane liseli gördüm. Birbirlerine el hareketlerini devasa kullanarak bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Aslında biraz merak ettim ve kulaklığımı çıkarıp onları dinlemeyi düşündüm ama sonradan vazgeçtim. Ben lisede, okul servisindeyken ne konuşuyordum ki? Benden fazlasını yapıyor gibi görünmüyorlardı, inanın. Sonra birkaç ay önceki konumuma gittim. Tam buraya! Buradaki liseliler çok farklıydı. Böbürlenerek şöyle söylüyordum ergen zamanlarımda; yeaa bizim lisede gördüğümüz integraller var ya Avrupalılar onları master yaparken öğreniyor hebe höbe. İyi ki de öyle yapıyorlarmış. Biz lisede integral öğrenip; onu bunu şunu konuşuyorduk ama onlar lisede daha temel şeyleri öğrenip; gittiği sergiler hakkında ciddi eleştiriler yapıyorlardı. Kaideyi bozmayan istisnalar dışında elbet.

Şikayetim var çünkü SANATA KİMSE ÖNEM VERMİYOR diye bağırıyormuşum burada...

Yok yok, öyle değil. Bağırmayalım işte.
Mesela herkes (kendi hatalarını asla görmeyen ben ve siz) karşısında gördüğü eksiklikleri kendi tamamlasın. Ne bileyim, biri mutsuzluktan mı ölüyor, deli gibi gülsün; güldürsün. Gülmek bulaşıcı arkadaşlar. Tıpkı mutsuzluğun ve karamsarlığın da bulaşıcı olduğu gibi. Mesela ben ya hep çok güldüm ya da hep karamsarlığın dibini gördüm; çünkü bulaşıcı. Mesela, tek masası boş olan bir yere oturacaksın ve üzeri bir önceki dünyalıya ait. Kendi çöplerini daha önceki için kendin çöpe atabilirsin? Çünkü bu da bulaşıcı. Ciddiyim.

Başka ne bulaşıcı biliyor musunuz? Hastalık! Ama operasyon gerektirenlerden bahsetmiyorum. Huzursuz insanların hastalığından bahsediyorum. Bir grup var yakın çevremde; aman ha, sakın onlara hasta (ciddili) olduğunuzu söylemeyin; çünkü neden mi? Onlar sizden daha hasta. Başım ağrıyor dersiniz; onlar sizden ilaç ister. Geçen gün ameliyat oldum dersiniz; hastalık belirtilerinizi sorar ve hemen kendi teşhisini koyarak ameliyat için gün alırlar.

Belki de bu yüzden hasta olduğum zamanlarda doktora görünmeyi hep reddettim; çünkü etrafım benden daha fazla ruh hastasıyla doluydu.

Mesajı ileteyim diye epey sohbet kıvamında bir post oldu bu.

Hemen yazının şerbetini bırakıp gidiyorum:
Ya kusura bakmayın ama banane sizin gribinizden!

Yazının el öpülesi dipnotu:
Ben sarılmayı cidden seviyorum, bu yüzden sevdiklerime sarıldığımda bunu içtenlikle yaparım ve bulaştırmayı severim; sevgimi yani.




29 Eylül 2016 Perşembe

hangi dünyayı zombiler kurtaracakmış?


Hepimizin düşündüğünün aksine, kurtarılacak pek bir yanımız kalmamıştı.
En iyilerimizin arka bahçesinde cesetler gömülmüştü, diri diri.
En iyilerimizin çekmecesinde tonlarca belge bulunmuştu, her birinin altında adı-soyadı ve imzası.
Hatta yüreğinize dokunacak 6 müthiş filmin hiçbir şeye yaramadığı zamanlardı. Artık reklamlarda aşktan, özlemden ya da birlikte açılan iftarlardan etkilenen bir hedef kitlenin olmadığı zamanlar. Öyle ki o zamanları anlatacak dedeler de yitip gitmişti. 
Her yer düz çizgi doluydu.
Surat ifadeleri çizgi, ağızlardan çıkan kelimeler çizgi, hatta bir rivayete göre kahkaha adı altında verilen tepkiler de çizgi şeklindeymiş. Bildiğiniz çizgi, öyle dümdüz giden bir şey. Tamamen kaygısız, duygusuz.
Herkes kendi infazını imzalamıştı.
Hava da tam idam havasıydı, düşünce idamı. Mutluluk çoktan idam edilmişti de yine bir şeyler kalmış olmalıydı idam edilecek, güzel bir şeyler belki de. Belki de gerçekten bir yerlerde güzel duygular hâlâ vardı. Var olmalıydı... Yine daldım öyle düşüncelere; yoktu ve asla kalmamıştı. 
Baktığım pencerede aynı hızla ve adımlarla yürüyorlardı işte. Buzdolabını açtı biri, diğeri yerleştirdi her şeyi. Teker teker. Sonra döndüler arkalarını her şeye; belki dünyaya belki de karanlığa; gömdüler kendilerini diri diri toprağa... Kendi evlerinin bahçelerinde, kendi kazdıkları kuyuya... Gitmek zorundaydılar; aksi düşünülemezdi, çoktan imzalanmıştı belgeler. Kendileri tarafından, kendi iradeleri doğrultusunda. Emin olun şantaj çoktan hikaye olmuştu; mutsuzluk herkesin kendi tercihiydi o günlerde...
Sonra bir başkası tekrardan bastı düğmeye.
Her şey yeni baştan başladı.
İnsanlar aynı. Kafalar aynı.
Sonra bir başkası tekrardan bastı düğmeye.
Her şey yok oldu.
Sonra aynı düğme, aynı adam.
Başlamadı hiçbir şey.
Müthiş bir sessizlik,
Oh be.



7 Ağustos 2016 Pazar

herkes yalnızdır kendine



Çünkü bir şeyi dilemek yeterli değildi.
Gördüklerinin hiçbiri onun değildi ve uzaktan bakıyordu.
Uzun uzadıya, şu meşhur kedinin baktığı gibi uzaktan uzaktan bakıyor ve diliyordu.
Tek bir bildiği vardı o da keşke demekti, hatta öyle ki bazen sadece -diyebilmekti.
Gördüklerinden mi yoksa çocukluğundan beri yaşadıklarından mı bilinmez, her zaman bir adım geride durmayı ve içinden istemeye alışmıştı ya da -alıştırılmıştı.

Bir gün deli gibi sarhoş olmuş gördüklerinden, cesaret gelmiş ya da düşünme yetisini -kime göre- kaybetmiş, koca bir adım atmış ve aynadaki yansımasıyla yer değiştirmiş.

Orada hayat çok kısa ve anlıkmış.
Her gün bir şey yaşıyor ve ertesi gün yeni bir hayata başlıyor ve işin en ilginç kısmı da bir gün öncesinde yaşadığı hiçbir şeyi hatırlamıyor -hatırlamadığı şeyi de düşünmüyor elbet; gördükleriyle mutlu olmuyor; mutlu olduklarını görüyormuş.

Gerçek hayat onu çağırınca kalamamış orada, bilet falan yok kesilecek, bir anda gözlerini açmış sadece.

"Neden beni sevmiyordun biliyor musun?" demiş kendi kendine. Çünkü beni tanımıyordun. Sonra özür dilemiş kendinden. "Özür dilerim çünkü ben seni biliyordum, tanıyordum ama görmemezlikten geliyordum; ne istediğin öyle bariz ve gizliydi ki..."

Ortada bilet yoktu, kılavuz da öyle.
Atılacak adım da yoktu kendinden içeriye...
Anlatacak dilin ve bir de dileyecek bir kulaktan yoksundun.
Yoksun ve hatta yoksul bıraktılar seni, diye öfkelenirdin. Öfkelenirken sonuç odaklıydın. Bir sebep arasan belki sonuç değil çözüm bulacaktın ama öyle ya öfkeliydin.

Neden kendinden uzaklaştın o kadar?
Neden kırdın kendini?
Neden göremedin kendini?
Duyuramadın kendi sesini içindeki kimseye, içindeki kimse.

Bir ayna buldun kendine, çizgileri gördün yüzünde... Ne ara yaşlanmıştın? "Uzaklaştığımda..." mı dedin kendi kendine. Acaba çok mu gülüyor, kahkaha atıyordun... ya da... çok mu öfkeliydin yine. Neyi düşündün bu kadar, eline geçemeyenleri teker teker saydın mı? Kaçırmış olma hiçbir şeyi gözünden, tut başaramadığın her şeyin listesini. Çünkü öyle mutlu oldun bu zamana kadar? "Hayır!" dedin yine kendine. Mutlu değildim, öfkeliydim ben; kendi kendime. Kendime mi öfkeliydim yoksa kendi kendime mi öfkelenir dururdum, dedin sessizce. Sonra ne oldu? Duyuramadın değil mi aynanın içindeki sen'e? Belki de bağırman gerekiyor yine. Çünkü öyle yapardın kendine. Acımazdın. Hırpalar dururdun kendini. Gülümserdin elbet, haksızlık etme şimdi kendine, gülümserdin herkese. Ama kendine? Gülümserdin, evcilik oynar gibi herkese. Bir de yine gülümserdin, burnun o kadar büyüktü ki diğerlerinin ayıbına gülümserdin çocukluğundan gelen tüm kibrinle.

Durmaya karar verdin mi?
Yok...
Duramazsın sen öyle.
Durdurmaya karar verdin öyleyse. Çünkü ne zaman durmuştun ki sen? Sen ancak ve ancak durdurabilirdin birilerini; özellikle kendini. Kendin de öyle işte. Birileri sadece senin için. En büyük hata ya işte bu. Neden birileriymiş gibi davrandın kendine?

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Kader ve korku



Geçen gün bir liste gördüm,

(genelde yemek tariflerine bakarım 
ama malum İngilizce öğrenmeye çalıştığımdan yemek tarifleri değil de, 
havadan sudan; bazen de senden benden 
bahseden bir liste)

Her ülkeden bir insanın görüşünü yansıtan bu liste şöyle bir soruya cevap niteliğindeydi,

"En çok neyden korkuyorsunuz?"

Genelde korktuğum şeyleri söylediğimde diğer insanlara komik geliyor... Yine de kendi korkuları mı da gördüm o listede. Evet, neden yalnız olduğumu düşünecektim...ki zaten değildim.

İtalya'da yaşayan Alman bir kadınla aynı korkuyu paylaşıyorduk. Orada ya da burada, yaşamaktan en korktuğum şeyden Fransız bir adam da korkuyordu. Hani kız gibi yapma derler ya bazen, küçümserler falan. En büyük korkum, hiç tanımadığım ve dilini bilmediğim bir adamla aynıydı. Ne onun benden haberi, ne de benim ondan bir haberim vardı ama bir şeyler, anlamı büyük ve hatta korkunç olan bir şeyler ortaktı. 

Sonra düşündüm.

Yaptığım her şey,
Kaybettiğim her şey, hay aksi, kaybetmediğim hiçbir şey,
Bütün hatalarım,
Büyük, küçük...irili ve de ufaklı
Ne pahasına olursa olsun,
Hepsi doğru olduğunu düşündüğüm için yaptığım hatalardı,

ergenlik şımarıklıklarımdan bahsetmiyorum elbette; 
kendimi bildiğim zamanlarda yaptıklarımdan bahsediyorum.

Aşık olduğumda savaşmam gerektiğimi düşündüm.
Aşık olmadığımda 'neden olmasın' dedim
Uçmak istedim, uçurumun altında gölgemi bulurum diye düşündüm,
Düştüm boşluğa, gölgeler vardı olmasına, ne benim ne de aradığımındı o gölgeler ya neyse...

Ailenin hatalarını yapmaktan mı korkuyorsun? İnandığın her neyse, işte o, seni bambaşka yarattı. Giden gitti, olan oldu ve yenisi geliyor! Yeni olan bir sürü ve geliyor; durdurulamaz bir nevi.

Tekrardan aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorsun ve yeniden, yepyeni bir adım atacak tek bir alan bile bırakmadın mı kendine? Yarın, yeni bir gün ve yollar sonsuz! Aynı yoldan gitmek zorunda değilsin!

Kadere inanmayanları bilemem ama eğer inananlar varsa, beni daha iyi anlayacaktır. Kader ve korku! Kaderimiz ve korkularımız! İkisini de görmüyoruz, durduğumuz yerden değil mi? Ama nasıl da hissediyoruz onları! Yine de her ikisi bize inandıklarımızı sorgulatıyor ve bir şeylere tutunmayı öğretiyor. 

Korktuğumuz her şeyin sonunda umuda sarılabileceğimize giderek inananlardan oldum. Mesela, sevildiğimi bilmek umudumu daha da artırıyormuş, onu fark ettim.

Farkıma vardım, diyelim.
İlk okul birinci sınıf; konu, vücudumuzu tanıyalım; sosyal bilgiler ya da onun gibi bir şey.

Kendi duygularımı tanımaya başladım, vücudunu kapının girişine bırak,
ruhunu
(kişisel gelişimci kafası yaşıyorum, farkındaysanız?)
tanımaya başla! 
Mükemmel bir şey, iyi geliyor. Korkularımı böyle yendim, yeniyorum. 



23 Ocak 2016 Cumartesi

uzun vadeli yatırım

Yazının şarkısı: kılik!

Gereksiz teşekkür:
5 yıldır ekonomi ile alışveriş yapmak
dışında da
haşır neşir oldum elbette,
teşekkürler Yıldız - İktisat.

Konumuz, her şey. Temamız ise uzun vadeli yatırım.

Giriş:
Soğuk hava, sıcak hava fark etmeksizin aşk yapıp, dünyaya getirilen bizler, yani hepimiz, en nihayetinde ebeveynlerimizin sahip olacakları iki adet sarkık kol ve kamburu çıkmış sırt zamanlarının en büyük yardımcıları olarak getirildiğimiz şu dünyada, uzun vadeli yatırımların ilk örnekleriyiz.

Bilgili iç ses:
Uzun vadede çocuklar ailesine bakar, bütün taksitler biter ve son.

Ukala iç sesin kuzeni:
Uzun vade kendi içerisinde daha az risk içerirken aynı zamanda tablonun en geniş açıdan görünen tarafıdır; mesela şöyle der büyükler; bunu bir de 10 yıl sonra görün siz, buralar var ya uzay olacak, fiyatlar 28'e katlayacak! Dümdüz gidiyor, sapmasız, Full HD ve ekşıın!

Gelişme:
Kısa vade sepetimiz ise risklerle doludur. Bir sürü iniş çıkış vardır, pembe dizi kıvamındadır. Birbirinden farklı her türlü duyguyu bulabilirsiniz içerisinde. Midesinde kelebekler uçuşanlar mı dersiniz farkında olmadan içilen haplı gazozlar mı, yoksa kırgınlıklar mı ayrılıklar mı? İyisini de kötüsünü de aynı anda, aynı dozda ve hatta aynı kişide gördüğünüz bu tatlı, minik, huysuz döneme kısa vade denmektedir. Yaptığınız, yaşadığınız her ne varsa onlar da yatırımlarınız. Cebinize doldurduklarınız size kâr kalsa bile cebin yırtık tarafından düşürdüğünüz zararlar maalesef küçümsenemeyecek kadar çok olabilmektedir, etenşın! 

Sonuç:
Cebindekileri topladın mı? Neyi kaybedip, neyi kazandığını hesapladın mı? Heh işte, yaşadığımız her salise ne kadar önemli olursa olsun, hepsi o anda sahip olduğumuz kısa vadenin nedeni ya da sonucu oluyor. Ne kadar üzüleceksin? 1 ay mı, 2 ay mı... Çok mu duygusalsın? 1 sene olsun! Uzun vadede anı olarak kalacak bir an için ister kendini öldürür bitirirsin, ister zamanında yararını çok gördüğün ama uzun zamandır kullanmayı bıraktığın aklını kullanmaya başlarsın. Meyk yor çoys!

Yazının parolası:
Güzel, komikli şaka.





24 Kasım 2015 Salı

diğer günler hariç


Burada sıkıcı bir şehirde yaşıyorum, üstelik yıllardır, herkesin gelmek için uğraştığı, hiç uğraşmadan geldiğim bu şehirde.
Burada keyifsiz bir şehirde yaşıyorum, gürültü dolu; son zamanlar da her türlü farklı şeyin zirvede olduğu bir şehirde (basit ve sıradan olan her şeyin, tüm o sıkıldığınız klişelerin bana daha iyi geldiğini her zaman söylemişimdir.)

Bu da diğerleri gibi, sıkıcı bir karanlık hava günü. Gökyüzü hangi renkte olacağına karar verememiş, bir sarılarını dağıtıyor etrafa; daha sonrasında hemen bir gri. Renk geçişinden eser yok; kararsız ve uyumsuz.

Öylece takılıp, bekliyorum, zamanın bir an önce akıp gitmesini. (buraya büyüklerden, bu zamanlarının kıymetini bil serzenişleri gelecek.) Birbirinden farklı bakış açılarının olduğu bu kürede boğuluyorum, herkes bulutları gösterirken; sadece binaların pencerelerinin arkasında gördüğüm uçsuz bucaksız hayatları görürmekten boğuluyorum.

Her iyi imkanın tek bir şehirde toplanmasını adaletsizce buluyorum; evet adaletsizce. Herkesin bu şehirde yaşaması gerekirken; hiç kimsenin bu şehirde yaşayamamasını ironik buluyorum. Burada fantastik güçlerin var olmasını nasıl isterdim, bilemezsiniz.

Burada zevklerle dolup taşmış bir çölün içinde oturuyorum. Elle tutulan ama gözle görülmeyenlerin cenneti. Henüz tanışma fırsatı olmayanlar ne yazık ki benim kontrolümde; tanışmış olanlar ise kendi zevklerini yaşamakla meşgul.

Tüm görebildiğim, binalarda yaşayan insanlar. Ve diğer binalar, bambaşka absürt hayatlar, tüm görebildiğim.

Bir kez bile olsa, kaybolmayı umacağınız bu şehirde; hatta kaybolanların arasında...öylece yürüyüp gidenlerin arasında kaybolamamanın verdiği dışlanmışlıkla, dağıtmanın ne demek olduğunu bilmeden yürüyorum. Küfrün rahatlatıcılığı bir yana, ayıp olduğunu kabullenerek; planlara göre ayarladığım ve hatta planların dışına çıkıldığı an da kaybolup; onların arasına karışacakmışım gibi hissederek; çoğunlukla bundan korkarak yaşıyorum. Renkli kalemlerin çizdiği 'bugün yapılacaklar' listesini yaşıyorum, renkli kalemlerin bile şirinleştiremediği bir liste ile yaşıyorum.

Bu şehri övüyorsunuz, bir de aynı çizgide yürüyerek övmeyi deneyin.

15 Ekim 2015 Perşembe

yaş 35, değildi



Beyler, bayanlar...

Kafka içenler, sürreal dokunanlar, yumurtayı rafadan sevenler.

KAMU SPOTU
action!

Koşup, gittin de ne oldu? Atladın mı o uçurumdan korkusuzca?
Dünyanın en iyi koşucusu da olsan, beş dil de bilsen... Hatta üç çocuk bile yapsan, korkusuzca atlayamayacaksın o uçurumdan.

Her yaş için bir öneri:
Kaybedin. Evet, kaybedin gitsin.
Kaybedecek kadar cesur değilseniz bile yenilin. İnanın yenilmenin bir zararı yok. Bir kez olsun yenilin ki hayatın ne kadar kolaylaşmış olabildiğini görün. (bkz. çanlar kimin için çalıyor) Çanların kediler, köpekler, elmalar ya da zeytinler için çaldığını düşünmüyorum. İnsanların da aksine, kelimelerin kimin ağzından çıktığıyla da bir ilgisi yok. Kullanım şekli ve elbette kulanılamama şekline bakalım; kelimelerin.

Her yaş için bir öneri:
Neyi güzel, neyi çirkin olarak adlandırdığınıza dikkat edin.
Bir kadın nasıl çirkin olur? Ruju dişine bulaştığında mı yoksa kıskançlığının farkında olmasına rağmen, kaşlarını çatmayı bırakmadan kuruntuları ve alınganlıklarını, hatta kendisinde hissettiği ezikliği başkalarından çıkarmaya çalıştığında mı? Bir kadının, bir erkeği kıskanmasından bahsetmiyorum elbette. Bir erkek nasıl çirkin olur? Günlerce duş almadığında mı yoksa erkekliğin her şeyden üstün olduğunu düşünüp, savurganca ve hatta silah çeker gibi sözlerini insanlara yönelttiğinde mi?  Bir kadın nasıl çirkin olur? Kilo aldığında mı? Farklı dudaklardan aldığı kelimeleri toplayarak, salt kulaklara iletirken mi? Bir erkek nasıl çirkin olur? Beyaz çorap giyindiğinde mi yoksa onu seven insanları üzdüğünde mi?

KAMU SPOTU
stop!

Sorsalar-
-geçer, dersin.

Sormasalar-
-anlamaz, dersin.

Çiğ sütle imtihan vermişsin, kendini her şeyin merkezine koymuşsun.

Bir şey var ki...

Şansımız varsa 36.yılımızda buluşuruz.
İki kadeh. İki tabak. Kırgınlıklar.
Aradan 1(bir) yıl bile geçmemiş.
1 yıl içerisinde bu kırgınlıkların nasıl yaşandığını anlatmak gerçekten çok zor !
Özgür olabiliriz.
Tekrar.
Sonsuza kadar.
Sınırlarımızın farkına varabilir,
Kendimizi epey iyi tanıyabiliriz.

Şansımız varsa 38'lik ayağa 36'lık sandalet giydirmeyi denemekten vazgeçeriz. Hatta biraz da zorlarsak şu şans denen şeyi; bir çift yeni sandalet (Nr.38) gönderir bacamızdan aşağıya, kıl yumağı bir amca. Neyse konumuzun yaşlı amcalarla bir ilgisi yok ki zaten ben sandaletlerden nefret ederim.

Geçen gün bir yazı okudum; şöyle bir başlığı vardı 'DEĞİŞTİREBİLİRİZ'
Çoğu şeyi değiştirilebilir bulmadığımdan, bu bir iki sayfalık metin ilginç geldi açıkçası. İlk paragrafında şöyle söylüyordu 'evlenilebilecek kadın bulduğunuzda hoşunuza gitmeyen bir şey illa ki bulabilirsiniz..' bomba burada geliyor..'sorun değil! Değiştirebilirsiniz!'

Sonra, devamında ne yazdığını her ne kadar merak etmesem bile kötü bir huyum var ki o da, elime okumak için aldığım hiçbir şeyi okumadan geri bırakamam. Buna içeriği berbat, anlatımı sıradan 358 sayfalık romanlar da dâhil.

Genelinde insanları değiştirebileceğimizden bahsediyordu ki kesinlikle bu konuyla ilgili bir deneyimim olmasa inanacaktım.

Bir kadın 35 yıl boyunca yalnız yaşamış olabilir ve hâlâ umudu olabilir. Bilmiyorum, belki kaytan bıyıklı bir koca, belki de sarkan memeleri için/yüzünden. Her gün tezgahının önünde kirli bulaşıklar bulabilir. Bir tabak, bir çatal, bir kaşık. Tek kadeh.

tezgahta kalan kirli bulaşıkları.
Bir bardak. Bir tabak. Kırıntılar.

Aradan 35 yıl geçmiş.
İstemese bile aynayla konuşur, aynaya dokunur ve şöyle der 'günaydın' kendine, kendi kendine.

Özgür olabiliriz.
Sınırlarımızı zorlarız.
Sınırlarımız baya baya zorlarız.

35 yıl yalnızlığı tercih etmiş bir kadının tüylü ve değişik bir adamla aynı evde 'huzurlu' yaşayabileceğini düşünemezsiniz.
Umamazsınız.







15 Eylül 2015 Salı

süperStajyer


#Stajyerin ilk günü

Lisansın 4. yılı, görevimiz staj, bölüm 2!

Hissedilen hava sıcaklığı için yazının devamını okumaya devam ediniz.
(yazının başında okumayı bırakacak değilsiniz elbette, ilahi ben!)

Sabah saatleri, bildiğiniz karga bokunu yemeden önce, sadece martıların bizimle dalga geçerek kıkırdadığı saatler.. 06.00 işte! Epey gerginsin. Saat ilerledikçe gevşiyorsun bir, oh. Ama dur! O gevşeme nereye kadar biliyor musun? Seni ofisine götürecek özel İETT aracına binene kadar. Takıyorsun kulaklığını, açıyorsun Spotify listeni, sen premium'sun, stres yapacak her türlü gerilime sahip müziği tak tak tak sonuna kadar değiştiriyorsun. "Ben bu yollardan çok geçtim yeaa, stajyerlik de neymiş, peh!" diyorsun kendi kendine ama bu rahatlama ofise girene kadar sürüyor elbette.

-e kadar
-a kadar

Bir de önceki günden kimse sana İK ile mi görüşeceksin yoksa departmana mı gideceksin, hiçbir şey demediyse, haklısın. Korkma, titret bacaklarını!
Neyse.
Öyle ya da böyle çıkıyorsun departmana. Sonra tanıdık yüz diye yalvarıyorsun içten içe (gerilim müziği). Eee nereye oturacağım ben...

-İşte o an!
-İşte tanıdık yüzler!
-Oley, diyorsun. Ama içten içe yine. Hatta öyle ki titreyen bacaklar shake it up şekerim'lemeye başlıyor.

Sonra derin devlet meseleleri gibi stajyer bıdı bıdıları başlıyor. Ya o kadar tatlı insanlarla, cool cool "Ben İrem..." diye tokalaşmaya başlıyorsun ama sen daha ellerini bırakmadan unutuyorsun hepsinin isimlerini (çaresizlik staj boyu)

-Sen kimsin biliyor musun? Yeni doğan, tontiriş bir bebek. O kadar hiçbir şey bilmiyorsun ki sırıtmaktan başka bir şey yapamıyorsun. Etrafındakiler de bir o kadar deneyimli, yıllarca yaşamış, boyları senin 3 katı olan insanlar.

Bir de çişin geliyor, sonuna kadar tutabilirim diye gaza getiriyorsun kendini. "Yahu izin almam gerekiyor mu yoksa gideyim mi? Ama sonuçta ihtiyaç... Aman neyse oturayım."

Kolay gelsin canııııım, hayırlı işler :):):):)

Haaaa... Bir de ilk iş günün diye ailen, tanıdıkların falan sana bir şeyler gönderir. Herkesle paylaşmak istersin, istersin ama hepsinin adını unuttun akıllım. E dolayısıyla, gidersin yanlarına "Şey..kurabiye almak ister misiniz?" diye sevimli sevimli sorarsın. Garson gibi. Çünkü isimlerini bilmiyorsun, ee ortada hitap olmayınca da yanaklar kızarır, epey kızarır, zaten hep kızarır ama olsun...

#Stajyerin son günü

Şu ana kadar yapılan stajların hepsi uzun dönemli olduysa, eh biraz da iyi insanlara denk geldiysen...o kapıdan asidi kaçmış gazlı içecek gibi çıkarsın. Dudakta rahatlığın vermiş olduğu bir yamulma falan. İlk gün tokalaştığın, anında isimlerini unuttuğun insanlarla tokalaşmak yerine sarılırsın, öpersin falan. Göremediklerine küçük notlar bırakırsın, "daha önce hiç fotokopi çekmemiş stajyer olmanın" haklı gururuyla böbürlenirsin. Küçüksün ya, küçük mutlulukların olur ama yerli mutluluklar. Çiş meselesine gelirsek... Saatte 2 ya da 3 kez tuvalete gittiğin bile olur. Hatta abartırsın, edindiğin güzel dostluklarla kısa tatillere bile çıkarsın. Senden yaşça büyük insanların her bir önerisini cebine doldurursun. Onlarla edebiyat konuşursun, onlarla geyik yaparsın, onlarla selfie'ler çekersin.. Neyse... Dedim ya asidi kaçmış gazlı içeceksin sen, Pepsi ya da Coca Cola olmak sana kalmış!

13 Ağustos 2015 Perşembe

ne hayat, şen mi hayat




Sadece piyano ve keman seslerinin birlikte dans edip, bir iki laf ettikleri kısa bir mola vermişti belki de.

Belki de insanlığın sonu, yeryüzünden başka bir yere göç eden kabilelerin varlığıydı.

İki eli de tuşların üzerinde, etrafta hiçbir şey yok, sadece kumdan ibaret bir görüntü. Karşıda bir karavan. Sadece bir karavan ve uzun-ince bir yolcu tayfası. Öyle büyük bir karavan da değil üstelik. Senin, benim.. en fazla 10 çocuklu bir ailenin yaşayabileceği bir karavan. Rahat rahat yaşamaktan da bahsetmiyorum, bahsettiğim sıkış tepiş yaşamak. Fakat kilometrelerce devam eden bir kuyruğa ev sahipliği yapmaya hazır ve nazır bekliyordu.

Keman sesi nereden geliyor, bu bir ilahi bakış açısı örneğine sahip metin mi bilmiyorum fakat o, piyanoda yeni bir dünya yaşatırken, bir yandan da kabilenin, karavana yerleşmesini izliyordu. Sonsuzluğun başladığı yerden geliyorlar, diye düşündü. Üstelik sonsuza kadar uzayacak gibi görünen bu kuyruk, sonsuzluğun bittiği yere gidecek gibi görünüyordu, diye düşündü devamında yeniden.

Sonsuzluğun başladığı yer?
Sonsuzluğun bittiği yer?
Bunları kim belirledi bu hikayede?

Piyano çalan parmaklar hallerinden memnun gibiydiler, üstelik sadece izliyor ve gördüğü manzaradan da keyif alıyor gibiydi beden. Öyleyse keman sesinin yankılanmasına sebep olan beden? Karavanın içinde miydi yoksa? Yolculardan biri? Hayır. Öyleyse bu ilahi bakış açısı kimindi? Sanıyorum ki bu dans, bu iki kelam laf etmek hiç bitmeyecek gibi görünüyor, duyuluyor ve en kötüsü de yaşanıyor... Yaşamak öyle sizin yaptığınız gibi de değil elbet, yaşamanın anlamı nedir? Nefes alıp, yeme/içme mi? Hayır, hissetmek. Kabilenin ya da tayfanın, hangisi hoşunuza giderse, kuzu gibi karavana doluşmaları elbette akla mantığa yatar şey değildi ve belki de o iki 5 parmak için de çok önemli değildi, o sadece dokunuyordu, yarattığı melodinin onda hissettirdiklerini yaşıyordu. Çok büyük ihtimalle, yine ona eşlik eden o telli çalgıdan gelen sesin bedenini merak ediyordu.

Oturduğu yerden kalkmayı denese -1 kere olsun denese- bulabilir miydi bedeni? Elbette. Fakat nasıl emin olabiliyorum? Nasıl emin olabilirim bu kadar sonsuzluğun içerisinde...

Karavan tamamen doldu.
Buna nasıl karar verdiğimi bilmiyorum. Evet, dışarıda kimse kalmadı ama varlığından daha fazlasını alan bir cisim neden daha da fazlasını alamasın? Teorik olarak, karavanda tek bir boş alanın kalmadığı ve insanların hareket edecekleri kadar serbest olamadıklarını sabit olarak kabul edersek ki ben ediyorum, karavan tamamen dolu.

Şimdi hareket etmeye başladı, evet, fakat neden düz gitmiyor? Neden piyano çalan bedeni rahatsız etmek istercesine etrafında daireler çiziyordu ki? Peki yine aynı soru, ilahiliğin sahibi olan beden miydi bu bakış açısı... Yoksa aynı şeyin sürekli yapılması ve hiçbir sonuca bağlı kalınmayan dirilişi miydi?

Beyin cızırtılarınızı hissediyor gibiyim,
güzel ya da her ne ise.
Çöle kar yağmış.
Ben de yaşıyorum işte.








14 Temmuz 2015 Salı

gürültülü





Referans:
Önce, devam ederken, belki sonra;
https://www.youtube.com/watch?v=nMFUkbr7ymY


...
Yeri geldikçe susuyor, yerli yersiz konuşuyordu.
Belli ki gürültüsü bir tek beni rahatsız etmiyordu.
Oysa gürültü, başlı başına rahat edici bir plaktı.
Onun gürültüsü beni kesinlikle rahatsız etmiyordu, karar vermiştim...

-Onu sevdiğine nasıl karar verdin?
-Bilmiyorum.
-Ama seni rahatsız eden şeyler vardı?
-Hâlâ buradalar...
-Öyle olduğunu düşünüyorsun.

Sınırların, zaafların mı oldu? Öyleyse kendinden vazgeçtiğini kabul ediyorsun.
Karar verilmişti...
Tek bir yol vardı.
Etrafında insan suretinde ağaçlar dolu.
Çınar gibi, baktıkça derinleşir; o, derinleştikçe görmeye başlamıştım. Ta en başında hem de. Ama kabul etmeyi reddediyordum, haklı sebeplerim vardı.

-Korktuğundan eminim.
-Böyle duyguları hissedemiyorum.

Böyle...bütün çizgileri belirgin olan insanların muhabbetlerine denk gelebilirsiniz. Onlara 'soğuk' diyebilir ve hatta ukala olduklarını düşünebilirsiniz, düşünmeyin. Elbette sınırları, zaaflarının ötesine geçmemiş kişilerse..

Ateş olsa, uzatır elini yakarsın. Ateşin yaktığını bilsen, elini uzatmayı aklından bile geçirmezsin. Daha önce denediğini söylemişti? Elini yakmadan nasıl bilebilirdi yanacağını...sadece elinin de değil üstelik.

Yeri geldikçe kaçıyor, en son kaçtığında kapıların sonsuza dek yüzüne kapandığını bilmesine rağmen. O zaman...kapalı kapılar ardını hep merak eden bir çocuk bu. Öyle bir çocuk ki sonunu düşünmüyor, aralık bulduğu [her] kapıdan kaçıyor, kaçmanın anlamını bilmiyor.

-Karar verilmiştir.
-Kader.
-Kadere inanmıyorum.
-Kaderin varlığına inanmak zorundayım, çünkü yerli yersiz umuyorum; zerre (0,00156 gram olan ağırlık ölçü birimi) kadar umut olmadığı yerde bile.
...
-Ya seni de gürültüsüne ortak ederse...

Korktuğunu bilmiyor muydu? Korkarken öfkelendiğini...
Muhtemelen bilmezdi.
Bilse, içinde bastırdığı ve asla... ama asla itiraf et(-de, değil)meyeceği duyguları onun yüzüne karşı [üstelik cesurca] söylemeye cüret edemezdi.

Şaşırıyor..
İnsanların cesaretine...
Kendi cesaretsizliğine, asla kabul etmeyeceği durumların kaderindeki varlığına ve elbette kabullenişine..
İlk defa... sorgusuz sualsiz kabullenmişti.


1 Temmuz 2015 Çarşamba

eğitim dediğin?


Günaydın! (20:26)

Yeni bir gün, elbette değil.
Dünya yeterince adil mi, hiç sanmıyorum.
Gaddar olabilir öyleyse şu dünya, öyleyse muazzam!

İnsanoğlu doğduğu günden bu yana eğitilmeye muhtaç, eğitilmeye aç bir şekilde yaşıyor! Sürekli büyüyen elleri, boyu, cüzdanı ve dairesindeki oda sayısı varken, küçülen insanlığıyla her geçen gün övünmeye devam ediyor, özellikle ve itina ile! Lütfen, bahsettiğim insanlığı okuduğunuz kitapların kalınlığıyla ya da öz bilmişinize eklediğiniz -miş deneyimleriyle ölçmeye kalkışmayınız.*

*Bu gerçek bir ölçüm olmayacaktır.

Ali'nin ata baktığı günden, türev/integral kardeşlerin kılıçları ile elimizde çöp, dilimizde bahane olduğu güne kadar... Adını sınav koyduğumuz ve resmen ve resmen ve hatta resmen (bu kelime çöpleri halay çekiyor burada, kusurlarına bakmayınız, idare etmesini biliniz!) hayatımızın hangi yöne gideceğini belirleyen şu #loLYS zamazingolarını da atlattıktan sonra kader çizildiği yerden devam ediyor.

Nasıl mı devam ediyor? Eğer bu yazı, epik bir metin olsaydı büyük ihtimalle bunu en iyi şekilde anlatabilecek cümleler şöyle olurdu: Sadece bakmasını söylediğimiz Ali, atına atlar. Eline bir kılıç alır ve rakiplerinin tam beynine o kılıcı isabetler, şaha kalkar, düşene bir tekme daha atar, kolaylaştırmak varken, anlayışlı olabilmek varken; bunların aksini yapmaya devam eder.

Empati kurabilme gibi bir özelliğe daha küçük yaşta sahip olabilecekken, onun yerine eğitilmeyi seçmesine rağmen. Ali'nin kitabında empati yoktur, ta ki birinin onunla empati kurmasını bekleyene kadar. Umarım, günün birinde hiçbiriniz Ali ile empati kurmazsınız.

Neyse ki bu epik bir metin değil.

Günaydın diyeli ne kadar oldu? Üniversiteye kapak atmıştık en son değil mi? Eğitilmeyi tercih eden herkes gibi evet, ben de üniversiteye kapak atmıştım. Artık özgür bir bireydim, öz güvenimi çok öncelerden kazanmıştım... eğitildiğim birkaç sene önce, evet hatırlıyorum; öz güvenimi çok öncelerden kazanmıştım!

Özgür olduğum kadar bilinçli bir bireydim. (eğitimliydim) Saygıdeğer akademisyenlerden ders alacaktım. (ki öyle de oldu, her biri eğitim yıllarının keskin kılıçlarından darbe almamış, alsa da üstesinden gelebilmiş insanlardı, eğitimlilerdi işte)

Gelin görün ki üniversitede geçen şu azımsanamayacak kadar çok, abartılamayacak kadar az olan yıllarımda; bir-iki-üç bilemedin dört hoca dışında hiçbirinin yanına gidip de kendimi anlatmaya cesaret edemedim.

Eee, nerede bu öz güven?
Eğer bu epik bir metin olsaydı..... neyse ki değil!

Şöyle oluyor, derse 5 dakika geç girdiğin için yaşıtlarının içerisinde rencide ediliyorsun. Tuvalete gitmezsen (halbuki bunun eğitimini de çocukluk yıllarında aldın!) öleceğini düşündüğün için dersten 5 dakika erken çıkmak zorunda kalıyorsun, bütün arkadaşlarının içinde tekrardan rencide ediliyorsun. Kurumsal şirketin CEO'su ile aynı asansörde muhabbet edebiliyorsun ama devletin (bizim ya, bizim işte, halkın! içtenlikle halkın) eğitimcisiyle bahçede iki muhabbet edemiyorsun; okul dışında hiçbir şey konuşamıyorsun. Çünkü hayatın zorluklarını bir tek onlar çekti ve inan senin sosyal hayatınla (gelecekteki işin, hayallerin, okuldan sonra yapmak, yürümek, koşmak istediğin kariyer hakkında mesela) ilgilenecek vakitleri yok.

Madem yüz yüze konuşacak vakitleri yok ya da tersleneceğimden eminim zaten, diyorsun... O zaman e-posta adreslerine bir mesaj bırakayım diyorsun. Birkaç gün sonra alınan cevaplar samimi ya da baştan savma olsa da... Hayatı müthiş bir şekilde yoğun geçmesine rağmen, sinirlenip, aksi cevaplar atmaya her zaman vakti olan eğitimciden, aynı günün gecesinde, yine seni rencide edecek bir mesaj alıyorsun....

Günler geçiyor, bütler bitiyor, tezini alıyorsun. Aylarca işe gidip (hah, bu arada okul döneminde yaptığın hiçbir staj, hiçbir iş, çoğu eğitimcinin problemi değildir, her zaman ve daima) mesai saatin bittikten sonra saatlerce üzerinde uğraştığın ve neredeyse sosyal hayatının sıfıra inmesine sebep olmasına rağmen EVLAT GİBİ! severek yazdığın tezini bol bol bilirkişiler tarafından yazılmış metinlerle alıntılayıp yazıyorsun, yaptığın tüm alıntıları her yerde belirtiyorsun. Bayramın ilk günü için özenle hazırladığın evlat gibi! Buna rağmen bilgi hırsızlığı ile suçlanıyorsun. Misafirliğe gittiğin evde önüne gelen tatlıdan almanın seni hırsız yaptığını düşünsene, heh işte onun gibi! Neyse olan sana oluyor, okulun uzuyor, çoğu eğitimci tarafından önemsenmeyen stajlarına devam ediyorsun, çalıştığın yerdeki mükemmel kaliteli insanlarla sohbet ediyorsun ama bir eğitimci tarafından reddediliyorsun! Bir kızın, erkeklerden hoşlanan bir erkek tarafından reddedilmesi gibi.

Üstelik bunun sen daha iyilerine layıksın'lık kısmı da etrafındaki bütün arkadaşlarının da tezlerini tıpkı senin gibi hazırlayıp, tıpkı sende olmadığı gibi tezlerinin kabul edilmesi [y i n e] gibi.

Öyleyse, bundan 10 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?

Muhtemelen ilk kitabım çıkmış, elimde kalem, bir şeyler karalıyor ya da çiziyor olurum. Empati kurabilen, eğitimin korkunç canavarının pençesinden kurtulmuş, bazılarının aksine eğitimin insanları birbirinden ayıran bir fark değil de, insanları bir araya getiren bir kurabiye canavarı olduğunu kabul eden insanlarla birlikte olurum.

Not 1: Bu, bir isyan yazısı değildir. İçerisinde hakaret yoktur, anlayamama olgusu boldur. Sonuç değil çözüm bekleyen sorularla yazılmıştır.

Hatırlatma: Eğer bu yazı, epik bir metin olsaydı içinde bolca şiddet olurdu fakat, epik bir yazı değildir.

Not 2: Adil bir dünyada yaşadığımızı düşünen herkesin, her gün, hayatın ne kadar gaddarca ve adaletsizce ip atladığını görmelerini dilerim..

Yazının şerbeti: Çok saygıdeğer eğitimcilerimizi elbette seviyorum, fakat başarısızlığa zorlanmanın, bu sevgiye dâhil olduğunu kabul edemiyorum, ülkenin en iyi okullarının birinde okuyan hiçbir öğrencinin başarısız olduğunu kabul etmiyor ve reddediyorum.

Yazının tencere dibine yapışan kısmını da alıntı ile bitirmek isterim, alıntımı belirterek elbette, çünkü her zaman öyle yaparım.

"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" Buhari sahih, ilim b,11,cihad 164

İyi geceler! (08:26)

28 Mayıs 2015 Perşembe

anlamak fiili yüklenmesi

 

Kimse birbiriyle konuşmuyor.
Aslında herkes kendisiyle konuşuyor, kendi gibi konuşuyor.
Kendi kendine konuşuyor.

Bu kadar yalnızlığı sevmenin nesi güzel, açıkçası bilmiyorum. Sevilen şey yalnızlık mı yoksa seçeneklerin yalnız ve yalnızlıkla sınırlı olduğu için mi seviyorsun.

-seni anlıyorum, der çocuk.
-beni anlamanı beklemesem de isterdim, der kız. 

Elinde bir defter. Kalemini çıkarır, bir şeyler karalar. Çocuk her ne kadar merak etse de anlamlandıramaz kızın o anda yaptığı şeyi. Halbuki çocuk, kıza onu anladığını söylemişti. Kızsa onu anlamadığını ima etmişti.

Anlamadığım...
Anlatamadığım...
Anlatmak istediğim...
Asla anlatmak istemediğim...
Anlatılanlar....

Aynı şeyi anlatırken... ya da en azından denerken...
Nasıl da farklı hikayelerden bahsediyormuş gibi yanlış anlıyoruz.